Polen Ekoloji Kolektifi: "Su, yaşam ve kültür tehdit altında"
Bu yıl ikincisi Diyarbakır’da düzenlenen Mezopotamya Su Forumu; suyun politik, ekolojik ve kültürel boyutlarını tartışmak üzere farklı çevrelerden akademisyenleri, aktivistleri ve ekolojistleri bir araya getiriyor.
Şeniz Eken / Diyarbakır
Forumda, ekstraktivizmin su ve bölge coğrafyası üzerindeki etkilerini tartışmak üzere gerçekleştirilen atölye çalışmalarında yer alan Polen Ekoloji Kolektifi, suyun kapitalist sistem tarafından nasıl sömürüldüğünü, madencilik faaliyetlerinin doğa üzerindeki yıkıcı etkilerini ve halkların suyla olan bağının nasıl koparıldığını Su Forumu aracılığıyla bir kez daha gündeme taşıyor.
Mezopotamya Su Forumu ikinci gününde atölye çalışmaları ile devam ederken, Polen Ekoloji Kolektifi’nden ekolojistler Levent Büyükbozkırlı ve Derya Sever ile, kapitalist madencilik sisteminin su kaynakları üzerindeki etkilerini, ekolojik yıkımın bölgesel boyutlarını ve suyun toplumsal bir hak olarak yeniden tanımlanması gerekliliğini konuştuk.
Ekstraktivizme Karşı Örgütlü Mücadele
Levent Büyükbozkırlı, yürüttükleri çalışmaları şu sözlerle anlattı:
"Polen Ekoloji Kolektifi olarak, Mezopotamya Su Forumu'nda yedi kişilik kalabalık bir grup olarak yer almaktayız. Buradaki Su Forumu’na, yakın geçmişte başladığımız ekstraktivizm yani kapitalist-sömürgeci madenciliğe karşı yürüttüğümüz çalışmalarla bağlantılı olarak katıldık. Bu konuda çalışmalarımıza başladık ve forum için sunumlar hazırladık.
Yaptığımız çalışmalar, Maden ve Petrol İşleri Genel Müdürlüğü’nün (MAPEG) son dönemde yayımladığı maden ruhsat ihaleleri üzerine. 2024 yılı başından bu yana yapılan ihaleleri Türkiye haritası üzerinde işledik. Aynı şekilde 2023 yılı başından itibaren gerçekleşen ÇED (Çevresel Etki Değerlendirme) süreçlerini de madencilik alanında hem mineraller hem de hidrokarbürler üzerinden haritalandırdık. Bu süreçler Kürdistan coğrafyasında da oldukça yaygın. Özellikle Diyarbakır ve Şırnak’ta petrol arama ve çıkarma faaliyetleri oldukça yoğun.
Bunlar üzerine kapsamlı bir çalışma başlattık. Yakın tarihte, birkaç gün önce X (Twitter) üzerinden bu çalışmalara dair mesajlar yayımlamaya başladık. Önce toplu ihaleleri paylaştık. Yakın bir gelecekte de Kürt illerinden başlayarak Ağrı, Diyarbakır vb. illerde ve tüm Türkiye’yi kapsayacak şekilde detaylı il bazında maden ihale haritalarını ve ÇED süreçlerini yayımlayacağız. Ardından bu çalışmaları detaylı bir rapora dönüştüreceğiz.
Bunun paralelinde, bu yıkıcı maden çalışmalarına karşı örgütlü bir mücadeleyi nasıl kurabileceğimiz, halkı nasıl örgütleyebileceğimiz üzerine çalışmalar yürütüyoruz. Bu çalışmaları halkla buluşturmak istiyoruz. Bunu yereldeki örgütlerle birlikte yapabiliriz; gerek çevre örgütleri gerekse emek örgütleriyle... Onlar olmadan bir şey yapamayız. Dolayısıyla bölgeyi ve halkı iyi tanıyan, halkla ilişkisi olan kişilerle birlikte çalışmamız gerekiyor. Buradaki amacımız, aynı zamanda yerel yapılarla bağ kurmak ve ilişkiler geliştirmek.
Bu kapsamda, Mezopotamya Ekoloji Hareketi başta olmak üzere çeşitli çevre örgütleriyle görüşmeler yapacağız. Elimizdeki haritaları, siyanür ve hidrolik kırma gibi yöntemlerin zararlarını gösteren verileri paylaşarak, yıkım alanlarına ulaşmak ve oradaki köylülerle birlikte nasıl bir strateji geliştirebileceğimizi tartışmak istiyoruz.
Bu, tepeden inme bir yaklaşım olmayacak; ‘biz biliyoruz, şöyle yapın’ demektense, bölgeyi en iyi bilen, suyla doğrudan ilişki kuran, madencilik ve ekstraktivizmden en çok etkilenen insanlarla birlikte üretmeye çalışacağız.
Çünkü her coğrafyada, her kültürde bu yıkım farklı biçimlerde yaşanıyor. Önemli olan, yıkımın en yoğun olduğu yerlere gidip oradaki insanlarla birlikte nasıl örgütlenebileceğimizi tartışmak.
Bu sadece kırsalda değil, kentlerde de yürütülmesi gereken bir mücadele. İnsanların nereden etkilendiğini, neyle sınandığını anlamak gerekiyor. Örneğin, suyun özelleştirilmesi ve metalaştırılması kentteki halkı doğrudan etkiliyor. Aynı şekilde, madenlerin suyu kirletmesi de suyla kurulan bağı zedeliyor. Bu nedenle farklı kesimlerle, onları doğrudan etkileyen noktalar üzerinden bağ kurmak çok önemli."
Su ve Kültürel Bağların Korunması
"Genel bir çerçeveden baktığımızda, aslında burada olmamızın temel nedenlerinden biri de ekstraktivizmin aşırı su tüketimiyle bağlantılı olması. Madenlerle suyu ilişkilendirdiğimizde, özellikle mermer madenciliğinde ve altın madenciliğinde siyanür kullanımı, aşırı su tüketimi ve yeraltı-yer üstü varlıkların kirletilmesi öne çıkıyor. Bu faaliyetler sonucunda ortaya çıkan atıklar kontrol edilemiyor, ağır metaller yani asit kaya drenajı su kaynaklarına karışıyor. Halkın suyla olan bağının bu şekilde sakatlanması da, bu durumun sosyolojik boyutunu da tartışmamızı gerektiriyor.
Suyun bu kadar gasp edilmesi, metalaştırılması, halkın elinden alınması; halkın suyla kurduğu geleneksel, kültürel bağlar yok edilmeye çalışılıyor. Çünkü, bilindiği üzere geleneksel tarım yaparak geçimini sağlayan insanlar suyu yalnızca içme veya kullanma aracı olarak görmüyor; suyla kültürel ve geleneksel bağlar kuruyorlar. Ancak bu bağlar, madencilik ve ekstraktivist faaliyetler nedeniyle sakatlanıyor, koparılıyor. Bu da büyük bir kültürel kayıp anlamına geliyor. Dolayısıyla su meselesine sadece ekolojik değil, kültürel bir perspektiften de bakmak gerekiyor. Bu yönleriyle halkla bağ kurabilir, kültürel bağları yeniden görünür kılabiliriz."
Maden, Petrol ve Suyun Zehirlenmesi
Derya Sever ise su, maden ve kimlik politikaları arasındaki ilişkiye dikkat çekerek:
“Aslında bu ekolojik ve sosyoekonomik yıkımların bir boyut değiştirmesi de söz konusu. Kürdistan ve Mezopotamya coğrafyasında insansızlaştırma,kimliksizleştirme politikalarıyla başlayan köy yakmaları, güvenlik barajları, kale kollar gibi uygulamalar, şimdi maden yasasıyla birlikte başka bir boyut kazanıyor. Kapitalist sistemin Kürdistan’a daha fazla girmesi ve maden projelerini artırmasıyla bu süreç derinleşiyor. Bu boyut değiştirmeye karşı da mücadelemizi artırmamız gerekiyor.
Biz Polen Ekoloji Kolektifi olarak hem maden haritalandırma hem de ÇED projelerini izleme konusunda veri toplamaya başladık. Bu, biraz daha önleyici bir mücadele hattı yaratmak için aslında. Aldığımız verilerin eyleme dönüşmesi çok önemli. Yerel direnişlerin, halkın kolektif biçimde kurumlarla ve bilim insanlarıyla birlikte hem madenlere hem de enerji santrallerine karşı mücadele yürütmesi gerekiyor.
Bizim ‘Yaşam Altından Değerlidir’ kampanyamız var. Siyanürle altın çıkarma projelerinin en büyük tehlikesi suyun ve toprağın zehirlenmesi. Gıda Egemenliği çalışma grubumuz da var. Bu konuyla bağlantılı çalışıyor; suyun ve toprağın zehirlenmesiyle gıda egemenliği de ciddi biçimde tehdit ediliyor."
“Şu anda Amed, Şırnak ve Siirt’te yoğun petrol ve kaya gazı çıkarımı yapılıyor. Bu faaliyetlerde ‘hidrolik kırma’ yöntemi kullanılıyor. Oysa ki dünyada, Latin Amerika, Avrupa ve Avustralya’da hidrolik kırma yöntemi yasaklandı. Çünkü yeraltına 3–4 kilometreye kadar inilip milyonlarca litre su pompalanıyor; bir kuyuda milyonlarca litre su kullanılıyor ve bu suya onlarca farklı kimyasal madde ekleniyor. Bu işlemle kaya gazı veya petrol yer üstüne çıkarılıyor ancak zararları ağır: hem yeraltı hem de yerüstü su kaynakları, yeraltına atılan zehirli su nedeniyle, ayrıca suyun tekrar yukarı pompalanması sürecinde de kirleniyor. Bu tür zehirlenme örnekleri Şırnak’ta da görülmeye başlanmıştı.
Öte yandan termik santraller konusu var. Termik Santraller, çıkarılan suyun yaklaşık %40’ını kullanıyor; bu da ciddi bir bölüşüm adaletsizliğine işaret ediyor. Çıkarılan madenler ve kullanılan suların kimin yararına olduğuna bakıldığında, bu yararın büyük ölçüde sermaye ve devlet politikalarına aktığı görülüyor.
Çözüm olarak enerjinin demokratikleştirilmesi ve kolektifleştirilmesi; aynı şekilde gıdanın kolektifleştirilmesi gerektiğini savunuyoruz. Halkın kendi toprağındaki suyu demokratik, ekolojik ve barış içinde kullanabilmesi; metalaştırma ve sömürgeci politikaların engellenmesi için ise hidrolik kırma, siyanürlü altın çıkarımı gibi yöntemlerin yasaklanması ve bu yönde örgütlü bir mücadele yürütülmesi gerekiyor.”
“Antikapitalist ve Sınıfsal Mücadele”
Derya Sever’in söylediklerine ek olarak su egemenliği ve çoklu mücadele perspektifine değinen Büyükbozkırlı:
"Su egemenliği aslında her şeyin temelinde yer alıyor ve çoklu ilişkilendirmelerle ele alınması, çoklu mücadelelerin yürütülmesi gerekiyor. Gıda egemenliği, maden egemenliği, su egemenliği, kültürel egemenlik ve halkın doğayla kurduğu bağ ile kent hakkı gibi alanlar suyla doğrudan bağlantılı. Suyun metalaştırılmaması, erişiminin adil ve demokratik olması bu mücadelenin merkezinde yer alıyor.
Biz Polen Ekoloji olarak meseleye antikapitalist ve sınıfsal bir perspektiften bakıyoruz; çünkü bu süreç her zaman bir sömürü ilişkisini içeriyor. Dolayısıyla su ve diğer egemenlik alanlarının korunması, egemenlere ve elitlere karşı emekçilerin mücadelesine dönüşüyor."




Benzer Haberler
‘Kobanê’de insani kriz derinleşiyor’
Diyarbakır emniyetine EYP’li saldırı
Diyarbakır’daki otellerde fuhuş ve hastalık operasyonu. Yüzlerce erkek risk altında!
İHD Diyarbakır: “Kuzey ve Doğu Suriye’de siviller büyük tehdit altında”
Ahmet Türk: Halep'teki olaylar süreçle ilgili de umutlarımızı kırdı
Kayıp yakınları Hrant Dink’i andı
Diyarbakır'da düzenlenen Mezopotamya Su Forumu’nun sonuç bildirgesi açıklandı
Kamu Emekçileri iş bıraktı: "Geçinemiyoruz, iş bırakıyoruz"