Gazeteci Ramazan Öztürk: " Tanık olduktan sonra artık hiçbir sessizlik masum değildir"
Halepçe Katliamı’nda çektiği fotoğrafla, yaşanan katliamın büyüklüğünü belgelemek ve bu katliamı dünyaya duyurabilmek adına tarihe not düşen gazeteci Ramazan Öztürk, bu kez savaş alanlarından değil, Diyarbakır Kitap Fuarı’ndan seslendi. “Savaş Yılları Günlüğü” adlı kitabıyla hem tanıklığını hem de vicdanını okurla paylaştı.
Şeniz Eken / Diyarbakır
Röportaj
Bu yıl 9'uncusu düzenlenen Diyarbakır Kitap Fuarına misafir olan Öztürk ile tanıklıklarını, dijitalleşen haberciliği, basının dönüşümünü ve savaş muhabirliğinin kaybolan izlerini konuştuk.
Tanıklık sizin için ne ifade ediyor? Bunu biraz açar mısınız?
Tanıklık, insanın zaman içerisinde vicdanıyla hesaplaşmasıdır. Yine şuna inanıyorum: Bir kere tanık olduğunuz zaman, artık hiçbir sessizlik masum değildir. Gördüklerime gelince; tanıklık, acı olaylarının tanıklığıysa, biraz da vicdanını hâlâ kaybetmemişsen bunu unutman mümkün değildir. Tanıklığım hep bana insanlığı sorgulatmıştır. İşte, Halepçe’de, o koca şehrin içerisinde adım attığım her yerde cesetlerle karşılaştığım zaman; bebekleri, çocukları, genç kadınları, kızları gördüğümde hepsi sivildi ve hepsi hiç hak etmedikleri iğrenç bir ölümle bu hayattan koparılmıştı. O zaman isyan ettim ve kendime sorular sordum: 'Bu nasıl insanlık? Bu nasıl bir kin, nasıl bir nefret? İnsan insana bunu nasıl yapabilir?'
Savaşların da bir kuralı vardır. Kavganın da bir kuralı vardır, düşmanlığın da bir mertliği vardır. Ama orada hiçbir mertlik yoktu. Orada tamamen insanlığını kaybeden bir anlayışın, bir zihniyetin yaptığı bir soykırım vardı.
O zaman kendime soruyordum: 'Ben bunu nasıl anlatayım?' O kadar büyük bir katliam ki… Anlatmalıyım. Sonuçta, gazetede ne kadar yer ayrılacağını biliyorum, ne kadar fotoğraf kullanılabileceğini de biliyorum. Ama bunlar yetmiyordu bunu anlatmaya. O denli büyüktü. O güne kadar olan mesleki tecrübelerimle öyle bir şey yakalamalıydım ki, bu büyük katliamı tek başına anlatabilsin.
Katliamın yaşandığı yerde, bir sokağa girdiğimde o babayla bebeği gördüm. Ben dede olduğunu sanıyordum. Hatta o dönem çalıştığım gazetede, fotoğraf epey bir süre “Dede Torun” diye yayımlandı. Ne zaman ki Amerika’da Time Dergisi “Sessiz Tanık” ismini verdi fotoğrafa ve Amerika’daki yarışmada ben “Sessiz Tanık” ismiyle birincilik aldım, o zaman öğrendim baba evlat olduklarını.
Onları gördüğüm zaman içimdeki bir ses 'Budur' dedi. Yani aradığım buymuş. Neden o? Onun gibi daha birçok fotoğrafım var. Orada bebeğin yüzüne yansıyan masumiyet beni çok etkiledi. Bir de bu babanın, çocuğunu korumaya çalışırken dirseğini destek yapması, ağırlığını kendi dirseğine vermesi…
Bu olay bana şunu düşündürdü: O katliamı yapanlar ne kadar insanlıktan uzak, ne kadar zalimdilerse; orada ölen insanlar o kadar insandılar ve bir o kadar masumdular. Onu düşündüm. Ve bu tanıklığı ben hayatım boyunca unutamam. Çünkü Ömer Hawar’ı benmişim gibi, kucağımdaki bebeği de benim bebeğimmiş gibi düşünerek çektim o fotoğrafı. Bütün dünyada yıllarca bu hep gündemde kaldığı için, hep bununla akıllarda kaldım. Oysa ki ben, bu katliamdan 10 ay önce Bağdat’tan kaçıp Kürdistan bölgesinde Talabani’nin yanına gitmiş, kaçırılan teknisyeni alıp gelmiştim. Onlarla, o mücadelelerin içinde bulunup röportajlar yapmıştım. Bu röportajlar dünyada ilkti. Benden önce kimse gidip orada onlarla görüşememişti.
Ben o şekilde hareket ettim. O da büyük bir maceradır. Bu kitabın büyük bir bölümü de o macerayı anlatıyor. Ama o macera sadece bir başlangıç. Orada cephe gerisinde Kürt halkının yaşamını, kadının, çocuğun, duygularını, düşüncelerini, korkularını, mücadelelerini anlatıyorum. Ayrıca Irak’taki Arapların, yani İran’la savaşan bir ülke halkının cephe gerisindeki yaşamını, korkularını, beklentilerini, yıkıldıklarını da yazıyorum. Çünkü o da bir tanıklık.
Savaş ortamında tarafsız kalabilmek mümkün mü sizce?
Asıl meziyet orada: tarafsız kalabilmek. Ben meslek hayatım boyunca tarafsız kaldım ama bir insan olarak, bir Kürt olarak elbette ki kendi halkımın o hâli beni çok derinden yaraladı. Hâlâ konu açıldığında aklıma geldiğinde sesim titrer, yüreğim acır. Bu başka bir olay ama orada olmayan bir şeyi, sırf ben o halkın bir ferdiyim diye manipüle edecek asılsız bir şekilde asla ve asla yazmam. Eğer yazacaksam gerçeği yazarım. Yazmayacaksam o bende kalır, kamuoyu da bilmez. Nitekim böyle olaylar da var bende. Yazmıyorum. Madem ki müdahale edilecek ve bu kamuoyunu çok ilgilendiren bir şey değilse, hiç yazmıyorum.
Ama bunun yanında Bosna’daki savaşın, o kirli savaşın, oradaki insanların nasıl katledildiğinin de tanığıyım gazeteci olarak. Başından sonuna kadar izledim. Aynı zamanda Çeçenistan’da Rusların Çeçenlere yaptıklarını da… Ben ırk ayrımı yapmıyorum. Hatta kitabıma aldığım bir sunuş yazısında şöyle diyorum: 'Ne zaman bir savaş bölgesine gidersem, içim ürperir.' Bu sözü Çeçenistan’a kaçarken durduğum bir yerde yazdım. Benim için kimin hangi ırktan, hangi mezhepten olduğu önemli değil. Hepimiz insanız. Önemli olan insan kalabilmektir. Yani tarafsız ama insan kalabilmektir. Ve gerçeği olduğu gibi aktarabilmektir. Ben meslek hayatım boyunca buna inandım.
“Savaş Yılları Günlüğü” kitabınızın çıkış noktası neydi? Görsel ve yazılı tanıklıkların yer aldığı bu kitap, kişisel bir günlük mü yoksa toplumsal hafızaya bir katkı mı?
1987’de Bağdat’tan kaçıp gittiğimde kendime bir günlük aldım, günlük tutuyordum. Hakikaten tesadüfen yaşıyordum o sırada; yüzde doksan ölüm tehlikesi vardı çünkü. Sonra Halepçe Katliamı, İran-Irak Savaşı… Zaten öncesi vardı. Ardından Bosna, Ermenistan, Azerbaycan savaşı, Moskova’daki ayaklanma, Cezayir’deki radikal dincilerin yaptığı katliamlar… Nerede bir bela varsa ben oradaydım.
Bu ülkeleri ve yaşadığım tanıklıkları bir kitapta toplamaya başladım. 107 ülkede kırılma noktaları yaşayan ülkelerde haber ve belgeseller yaptım, televizyonlarda yayınlandı. Hepsinin notları ve metinleri zaten bende vardı. Bunları kitaplaştırmayı düşündüm. Önce başladım, birkaç cilt oldu. Sonra dedim ki, 'Ben neden özellikle Türkiye, İran, Irak, Suriye’yi kapsayan, Ortadoğu’nun odak noktasına oturmuş olan Kürt meselesini önceleyen tanıklıklarımı yazmayayım?' Onları bıraktım, bunu yazdım.
Şimdi bu sadece bir günlük ama nasıl bir günlük? O günlerin ruh hali var, tarih var, yerler var, isimler var. Bu kitabın içinde ne varsa hepsi benim gazeteci olarak tanıklıklarımdan ibarettir. Yazdığım haberlere ait bilgiler de var içinde ama bir de yazılmamış olanlar var. Ve buradaki her kelimenin, her cümlenin fotoğrafı var. Hepsini koymaya kalksam kitap bu hâlinin birkaç katı olurdu. Bu yüzden yayıncımla birlikte 60 fotoğrafa indirdik. Kitapta Türkiye’deki Kürt mücadelesi, Kürtlerin durumu, Türkiye’nin genel durumu, özellikle Doğu ve Güneydoğu’da devlet aklının Kürtlere bakışı var. Irak’ta Saddam rejiminin Kürtlerle olan savaşı, Kürtlerin mücadelesi var.
İlginç olan şu: Irak’ta gördüğüm bir olayı, Türkiye’de görmediğimde çok şaşırıyordum. Mesela Kerkük’te kaldığım dönemde televizyonda Kürtçe yayın izlediğimde aklım durmuştu. Saddam Kürtlerle savaşıyor ama televizyon kanalı Kürtçe yayın yapıyordu. Bana tuhaf gelmişti. Çünkü burada bırak Kürtçe yayını, “Kürd’üm” dediğinde bile seni ötekileştiriyorlardı. Bu çelişkileri yaşadım. İran Kürdistanı’na da gittim, orada da benzer durumları gördüm. Suriye’de vatansız Kürtlerle konuştum, onların korkularına tanık oldum. Hafız Esad öldüğünde oradaydım, o süreçte de röportajlar yaptım. Bütün bu çelişkiler ve tanıklıklar bende kalmasın diye, bunları kitaplaştırmak istedim. Bugüne kadar yaşadığım her şey, bugünün Kürt meselesiyle, bölgenin gerçekliğiyle birleşiyor. Ve ben tüm bu tanıklıkları bir araya getirip yazdım.
Savaş muhabirliği yaptığınız dönemle bugünün medyasını karşılaştırdığınızda, medya olayları yeterince derin ele alabiliyor mu? Bugün savaş muhabirliğinin bir karşılığı var mı sizce?
Savaş muhabirliği yapan var mı, bilmiyorum. Şimdi şöyle, teknolojik olarak dijitalleşme çok önemli bir gelişme ama o mecrayı da insan kullanıyor. Yani insan aklı yine önde. Ne yazık ki dijital medya, her ne kadar gazetecinin işini kolaylaştıran bir mecra olsa da 'Türkiye için konuşuyorum' gazetecileri tembelleştirdi, gazetecilik kalitesini düşürdü. Gazetecilik öldü zaten. Tabii bütün suçu dijital mecraya yüklemek de doğru değil, çünkü Türkiye’de gazetecilik kalmadı. Türkiye’deki gazetelerin sahipleri artık gazetecilikten gelen insanlar değil. İş insanları, iktidarlara karşı kullanacakları bir güç olsun diye gazeteleri satın alıyor. Adam inşaatçı, gazete alıyor ya da tekstilci, televizyon alıyor. Bu durumda bağımsız bir gazetecilik yapılamıyor. Çünkü fincancı katırlarını ürkütmemek için basını kontrol altına alıyorlar. Basını ele geçirince halkın sesini de kısıtlamış oluyorsun. Bu durumda, iyi bir muhabire ihtiyaç kalmıyor. Zaten iyi bir muhabir onların işine yaramaz, çünkü sen bir yerlere bağlısın. İyi bir muhabir senin tarzının dışında bir habercilik yaparsa, sen zor durumda kalırsın. O yüzden kendi politik çizgine uygun insanlarla çalışıyorsun. Gazetede oturdukları için gazeteci ama aslında gazetecilik yapmıyorlar. Önlerine konan metinleri okuyorlar, söylenenleri tekrarlıyorlar. Kimse de o yandaş gazete veya televizyon sahibinin düşüncelerine ters düşecek bir kelime bile edemiyor.
Şimdi “savaş muhabirliği var mı?” diyorsun; ben artık olduğunu sanmıyorum. Makyaj yapıp sınırda poz veren, sonra dönüp gelen insanları savaş muhabiri saymıyorum. Bu gazetecilik değil. 1990’larda da bazı gazeteler benzer mizansenler yapardı, ama en azından o zaman sınır bölgelerine gerçekten giden muhabirler vardı, muhabir bir heves gitmek için giderdi sınıra. Şimdi o da kalmadı. Bugün gazetecilikten gelme bir gazete patronu gösterebilir misin? Yok. Hepsi iş insanı. Örneğin Tele 1’in sahibi Merdan Yanardağ gazetecilikten gelmiş bir isimdi ama o da baskı altına alınmaya çalışılıyor ve yapılan operasyon ile de gözaltına alındı. Artık internette dolaşan dedikodular, siyasilerin açıklamaları üzerinden “habercilik” yapılıyor.
Fuarla ilgili neler söylemek istersiniz? Kitap fiyatlarının yüksekliğini nasıl değerlendiriyorsunuz? Katılımın artırılması için neler yapılabilir sizce?
Diyarbakır Fuarı’na ilk defa geliyorum. Diyarbakır her zaman benim ikinci memleketim olmuştur. Zaten ortaokulu burada okumuştum. On yıldır gelmemiştim ve çok şaşırdım. Diyarbakır çok değişmiş, büyük bir metropol olmuş. Caddeleriyle, mimarisiyle İstanbul, Ankara, İzmir’le kıyaslanacak kadar modern bir şehir hâline gelmiş.
Fuar da İstanbul Kitap Fuarı’nı aratmayacak kadar güzel. Bu kadar çok Kürtçe yayın görmek beni çok mutlu etti. Her stantta onlarca Kürtçe kitap var. Yıllarca “bilinmeyen dil” diye baskılanan bir dilin bugün bu kadar zenginleşmesi, üretkenleşmesi gerçekten umut verici.
Bu halk iki konuda büyük başarı yakaladı: Birincisi sosyal medyada yapılan kültürel paylaşımlar; ikincisi de yayımlanan kitap çeşitliliği. Bu beni çok mutlu etti. Ama kitap fiyatları gerçekten yüksek. Bu, fuarın değil, ekonomik koşulların bir sonucu. Yine de fuarı düzenleyen kurumlar 'TÜYAP, belediyeler ya da Kültür Bakanlığı' destek verebilirdi. Örneğin yayınevlerine kitap fiyatlarının bir kısmını sübvanse edebilirlerdi. Olmadık şeylere milyonlarca lira harcanıyor, ama kültür için bu destek sağlanabilirdi.
Bugün bir kitap 450-500 liraya satılıyor, fuarda ortalama fiyatlar 200-250 lira civarında. Bu şartlarda herkes kitap alamaz. En fazla bir iki kitap alabiliyor insanlar. Yayınevlerine destek verilmesi şart. Yine de insanların ilgisi çok yüksek, özellikle gençlerin ilgisini görmek umut verici. Ama ben bile dolaşsam, en fazla iki kitap alabiliyorum; çünkü fiyatlar gerçekten yüksek.




Benzer Haberler
3. Amed Uluslararası Film Festivali sinema dünyasına ev sahipliği yaptı
8 yılın ardından Amed Film Festivali: "Dünya hikayelerle bir araya geliyor"
Diyarbakır’da 3. Amed Uluslararası Film Festivali başlıyor
Diyarbakır’da 3. Amed Uluslararası Film Festivali başlıyor
Gazeteci Ramazan Öztürk: " Tanık olduktan sonra artık hiçbir sessizlik masum değildir"
‘Barışa öncülük’ onur meydanında anlam kazandı
Diyarbakır 9. Kitap Fuarı devam ediyor
Diyarbakır Eşbaşkanı Hatun’dan Koma Amed konserine davet