Telefon
WhatsApp
Bayık: Süreç ilerlerse iç ve dış güçlerin planları bozulacak

SUR AJANS - Rojava’ya yönelik saldırıların Kürt iradesine ve doğrudan demokratik toplum paradigmasına yönelik bir saldırı olduğunu belirten Cemil Bayık, Demokratik Ulus tanımının Kürtler ve Ortadoğu için gerçekçi bir yaklaşım olduğunu değerlendirdi.

KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanı Cemil Bayık, Rojava ile Kuzey Doğu Suriye’ye yönelik saldırılar ve güncel gelişmelere ilişkin Fırat Haber Ajansı’nın (ANF) sorularını yanıtladı.

Ortadoğu’da Kürdistan merkezli devam eden 3’üncü Dünya Savaşı’na dair değerlendirmelerde bulunan Cemil Bayık, “Birinci Körfez Savaşından beri 3’üncü Dünya Savaşı yaşanmaktadır. 1. ve 2. Dünya Savaşlarına benzemediği için 3. Dünya Savaşının başladığını ve sürdüğünü göremiyorlar. 3. Dünya Savaşı küreselleşmiş kapitalizm koşullarında sürüyor. 1. ve 2. Dünya Savaşlarındaki gibi katı kamplaşmalara dayalı sert bir savaş sürmemektedir. Çünkü 1. ve 2. Dünya Savaşlarındaki gibi birbirini kısa sürede yenilgiye uğratmayı amaçlayan bir kamplaşma ve savaş tarzı yok. Ancak çelişkilerin ve savaşın çeşitli biçimlerde süreklileştiği bir savaş var. Çeşitli ve değişken ittifaklarla diğer kapitalist ülkeleri geriletmek ve kendini daha güçlü kılmak isteyen sistem içi bir mücadele kesintisiz bir şekilde yürütülmektedir.

Dünya savaşları her zaman eski dengelerin yıkıldığı, yeni siyasi dengelerin ve göreceli bir statükonun oluşturulmak istendiği dönemlerde gerçekleşir. Şimdi de soğuk savaşın bitmesiyle dağılan siyasi dengeler ve statükonun yerine küresel kapitalist sistemin ihtiyacına göre yeni siyasal dengeler yaratma ve göreceli statüko oluşturma savaşı sürmektedir. Bu savaş küresel kapitalizmin karakterinden dolayı on yıllara yayılan ama süreklileşen bir savaş olmaktadır. Bunun da ağırlıklı olarak bölgesel düzeyde savaşlar biçiminde sürme durumu vardır. Tüm bu gerilim, çatışma ve savaşlar 3. Dünya Savaşının parçası olmaktadır. 3. Dünya Savaşının karakterini böyle anlamak gerekir. Bunun da küresel kapitalizm gerçeği ile bağlantısı olduğunu bilmeliyiz.

  1. Dünya Savaşı aynı zamanda küresel kapitalizmin krizi ile iç içe sürmektedir. Küresel kapitalizm çoklu bir kriz yaşamaktadır. Topluluklar ve ülkeler arasındaki gelir uçurumu, ekolojik kriz, kadın üzerindeki egemenliğin inceltilmiş olarak ağır biçimde sürmesi, göç sorunu, silahlanma, savaşların süreklileşmesi bu krizin temel boyutlarıdır. Bu sorunlara sistem içi sol muhalefet bir çözüm getiremediğinden sağ partiler çoğu ülkelerde iktidara gelmektedir. Sağ iktidarların çoğalması kapitalizmin krizinin çok ağırlaştığının ifadesi olmaktadır.

DEMOKRASİ GÜÇLERİNE DÜŞEN GÖREVLER

Krizin ağırlaşmasının demokrasi ve özgürlük güçlerine tarihsel bir görev yüklediği açıktır. Bu kriz ortamında doğru ideolojik-politik yaklaşımlar ve çözüm projeleri olanların kazanma şansı yüksektir. Bu açıdan Rêber Apo’nun paradigmasının bu krizi yaratan sorunlara cevap olacak bir karaktere sahip olması bizlerin mücadelesinin daha fazla gelişeceğini ortaya koymaktadır.

  1. Dünya Savaşının Ortadoğu ve Kürdistan üzerinden sürmesi Rêber Apo’nun paradigması ve çözüm projelerinin gelişme ve sonuç alma zeminine kavuştuğunu göstermektedir. Bugüne kadar gelişme gösteren Özgürlük Hareketimiz, zorluklar ve engeller ne kadar fazla olsa da Önderlik paradigmasının doğru pratikleşmesi durumunda şimdiye kadar yaratılan gelişmelerden daha fazlasını sağlayacağı görülmektedir. Zor koşullar Hareketimizin doğuşunu sağladığı gibi önümüze çıkacak zor koşullar bizim için mücadele ve kazanma gerekçesi olacaktır.

Ortadoğu tarih boyu siyasal dengelerin ve göreceli statükoların kurulmasının gerçekleştiği coğrafya olmuştur. Bugün de Ortadoğu dünya dengelerinin kurulacağı bir savaş alanı haline gelmiştir. Kürdistan da Ortadoğu’nun merkezinde olduğundan savaş Kürdistan ve çevresinde yoğunlaşmaktadır.

Ortadoğu siyasi, ekonomik ve toplumsal olarak dünya için önemini korumaktadır. Küreselleşen dünyamızda Ortadoğu, Avrupa ve Afrika’yı bir bütün olarak görmek gerekir. Buna Asya’nın batısını da eklersek Ortadoğu’nun jeopolitik olarak ne kadar önemli olduğunu anlarız. Küreselleşen kapitalizm ve tüketim toplumu için enerjinin su kadar hayati önemde olduğunu da hesaba kattığımızda bu savaşın neden Ortadoğu ve merkezindeki Kürdistan’da sürdüğünü daha iyi anlarız.

İSRAİL’İN YAPTIĞI HAMLELER

Kuşkusuz İsrail’in varlığı ve bölgede etkisini artırmak istemesi ve bu yönlü hamleler yapması da 3. Dünya Savaşının Ortadoğu’da yoğunlaşmasını sağlayan diğer bir temel etkendir.

Kürdistan ise Ortadoğu’nun 4 devlet sınırları içinde kalmıştır. Zaten Ortadoğu’nun dengelerini bu 4 devlet belirlemektedir. Bu durumda Kürdistan, Ortadoğu’daki savaşın merkezinde kalmaktadır. Ancak Kürtler bugün onlarca yıllık mücadeleleriyle önemli bir siyasi güç haline gelmişlerdir. Hem içinde yer aldıkları ülkede hem de Ortadoğu’nun siyasi dengelerinde çok önemli bir yere sahiptirler. Artık hiçbir uluslararası ve bölgesel güç Kürtleri dikkate almadan doğru ve sonuç alıcı bir Ortadoğu politikası yürütemez. Kuşkusuz hala konumları nedeniyle devletleri esas alsalar da Kürtler de bu siyasal dengeler içinde mutlaka yer alacaklardır. Kürtlerin varlık ve özgürlük sorunu çözülmeden ne Kürdistan üzerinde egemenlik kuran ülkeler bir istikrar kazanır ne de uluslararası güçlerin bölge politikaları sonuç alır. Kürt sorununun çözümsüzlüğü Ortadoğu’da yaşanan siyasal krizin ve sorunların en temel etkenidir.

Kürdistan’ın 4 parçasında Kürtlerin etkin olması uluslararası ve bölgesel güçlerin Kürtleri kendi etkilerine alma çabalarını da beraberinde getirmektedir. Kürtleri ya etkisizleştirmek ya da kendi politikalarının parçası haline getirmek istemektedirler. Bu açıdan bölge savaşı bir de Kürdistan üzerinde yürütülmektedir. Kürtler de bu önemli konumlarını politik mücadelede değerlendirerek Kürt halkının varlık ve özgürlük mücadelesinde kazanımlar elde etme mücadelesi vermektedir” dedi.

Abdullah Öcalan’ın 2013-2025’te Suriye’de tıkanan emperyalist saldırıların kuzeye ve doğuya kayacağına yönelik tespiti ve Irak ve İran’a sıçraması muhtemel savaş ve Türkiye’nin bu durumdan etkilenme biçimine dair değerlendirmelerde bulunan Cemil Bayık,  “Akdeniz’in doğusu Ortadoğu’ya ve Avrupa’ya açılan kapı gibidir. Burada da Suriye, Lübnan ve İsrail bulunmaktadır. Gazze de İsrail tarafından işgal edilmiştir. Tarih boyu Suriye üzerinde önemli bir mücadele verilmiştir. Osmanlı İmparatorluğu da Suriye kapısını açarak tüm Ortadoğu’ya hakim olmuştur. Haçlı Seferlerinin en yoğun olduğu alan da burasıdır. 1. Dünya Savaşında da Ortadoğu coğrafyasında önemli savaş ve siyasal mücadele alanlarının başında gelmiştir. İngiltere ve Fransa arasında mücadele alanı olmuştur. Sonunda Fransa Suriye’ye, İngiltere de Irak ve Ürdün’e hakim olarak bölgede etkin olmak istemişlerdir. İsrail’in kuruluşu Lübnan ve Suriye’nin konumunu daha da önemli hale getirmiştir. Bu açıdan Suriye’deki siyasi dengeler ve siyasi durum bir istikrara kavuşmadan Ortadoğu’nun geleceğinde her zaman belirsizlikler olacaktır. Bu nedenle ABD ve İngiltere Türkiye’nin de desteğiyle HTŞ’yi harekete geçirip Suriye’de BAAS rejimine son vermişlerdir. Kuşkusuz BAAS rejiminin sonlandırılmasında İsrail’in de rolü vardır. BAAS rejiminin yıkılışından sonra İsrail’in Suriye’ye müdahalesi de bu yıkılma planının bir parçası olarak gerçekleşmiştir.

 

İran’daki mevcut siyasi rejim ABD ve İsrail’in hedefindedir. İlk önce İran’ın Ortadoğu’daki vekil güçlerini etkisiz kıldılar. Şimdi doğrudan İran’ı hedefliyorlar. Irak’ta, ABD işgali ile yeni bir siyasi sisteme geçildi. Hala da ABD etkisinin olduğu bir ülkedir. Ancak İran’ın nefes aldığı yerlerden biri Irak olduğu için burada Irak yönetimini İran’a destek olacak durumdan çıkarmak istiyorlar. Özellikle Haşdi Şabi’yi etkisiz kılmayı amaçlıyorlar. Sudani hükümeti döneminde bu konuda bazı adımlar atıldı. Ama ABD ve İsrail bunu yeterli görmüyor. İran’a nefes olan bir durumdan çıkarmak istiyorlar. Bu nedenle Trump, Şiilerin başbakan adayını tehdit etti. Eğer bir uzlaşma yaratılamazsa Irak’a da bazı yönelimler olur. İstikrar kazanmamış olan Irak’ta siyasal dengeler değişebilir. ABD’nin ilk tercihi bir uzlaşma yaratma yönünde de olabilir. Nitekim Maliki başbakanlıktan vazgeçmiş gibidir.

İRAN’DA YA REJİM DEĞİŞECEK YA DA YIKILACAK

Şu açığa çıkmıştır. Mevcut İran rejiminin ayakta kalma zemini kalmamıştır. Bu rejim ya değişecek ya da yıkılacaktır. Eğer köklü değişimler yapmazsa bu sonuç kaçınılmaz görünüyor. Ancak dış müdahaleye dayalı bir yönetim İran’da krizi ve sorunları daha da ağırlaştırabilir. Zaten 12 günlük savaş biraz da bu nedenle durduruldu. Daha sonrasında gelişen serhildanlar rejimi daha da zayıflattı. Sert müdahaleler halk ayaklanmasında bir gerileme yaratsa da rejimin güçlendiği söylenemez.

İsrail ve ABD İran’ın bütünlüklü kalması ama rejimin değişmesinden yanadır. Bütünlüklü bir İran’ı daha fazla kendi çıkarlarına görmektedirler. Rejim yıkıldığında İran parçalanmazsa da özerk bölgelere dayalı bir demokratik sistem kaçınılmaz hale gelir. Aslında İran tarihi yerel özerkliklere dayalı bir siyasal tarihe sahiptir. İran’da bunun çağdaşlaşması istikrar sağlar. Bunu hangi güç gerçekleştirir, onu zamanla göreceğiz. Ortadoğu tarihi aslında yerellerin özerklik içinde yaşadığı bir tarihtir. Milliyetçilik fitnesi batıdan gelmiştir. Bugün Ortadoğu sürekli krizler içindeyse bunun önemli bir nedeni de Ortadoğu siyasal tarihine ters olan ulus devlet anlayışının Ortadoğu’ya bir fitne olarak sokulmuş olmasıdır. Zaten meşhur böl-yönet politikası da bu tekçi zihniyete dayalı ulus devlet anlayışına dayanmaktadır.

Eğer Türkiye kendini değiştirmez, demokratik ulus anlayışıyla Türk-Kürt kardeşliğine dayalı bir demokratik sistem haline gelmezse sürekli krizle yaşayan ve kullanılan bir ülke konumundan çıkmaz. Bu durumdan da yararlanan uluslararası güçler, çıkarları temelinde Türkiye’de bir dizayn gerçekleştirebilirler. Kürt sorununun çözümsüzlüğü en zayıf karnıdır. Bu sorunun çözümsüz kalması Türkiye için gerçek anlamda beka sorunları ortaya çıkarır. Türk devleti bir taraftan karşısına çıkabilecek tehlikeleri görüyor; ama bugüne kadar yürüttükleri Kürt politikasını değiştirme iradesi gösteremedikleri için sizlerin de işaret ettiği gibi tehlikelerle karşı karşıya kalabilir.”

KÜRT SORUNU BAŞKA SORUNLARLA KARŞILAŞTIRILAMAZ

Rojava Devrimi’nin saldırılara hedef olma nedenlerine de dikkat çeken Cemil Bayık, “Kürt sorununun çözümünü en fazla zorlaştıran durum Ortadoğu’nun göbeğinde 4 parçaya bölünmesidir. Türkiye, İran, Irak ve Suriye. Bu ülkelerin tümünde Kürtler ikinci büyük etnik grupturlar. İran’da Azeriler var, ancak Şialık onlarda önde gelen kimlik olduğundan etnik yanları öne çıkmıyor, çıkarılmıyor. Bu 4 devlet de 20. yüzyılda ulus devlet anlayışıyla şekillendi. Kürt varlığına yönelik en sert yaklaşım Türkiye’de bulunsa da diğer 3 ülkede de Kürtler üzerinde egemenlikçi bir politika yürütülmüştür. Ortadoğu’nun dünya dengelerinde yeri çok önemli olduğundan uluslararası güçler kendi politikaları açısından devletleri esas almaktadırlar. Bu zaten Kürt halkının özgürlük mücadelesinde önemli bir handikaptır. Öte yandan 4 devlet başka konularda karşıt olsalar da Kürtler söz konusu olduğunda ortak politika üretebiliyorlar. Bu gerçekler Kürt halkının özgürlük mücadelesinin hangi zorluklarla karşılaşacağını gösterir. Kürt halkının özgürlük mücadelesi verilirken bunlar dikkate alınarak politika yürütülmek durumundadır. Belirttiğimiz bu handikapları aşmak bir yönüyle kararlı ve güçlü mücadeleye sahip olmayı, diğer yandan politik incelik ve ustalık gerektirir. Bu açıdan Kürt sorununda hamaset ve kestirme söylemler bir karşılık bulmaz. Özcesi Kürt sorunu dünyanın başka yerlerindeki benzer sorunlarla karşılaştırılamaz. Kürt sorununun çözümsüz kalması taleplerin azlığı ya da çokluğu ile ilgili değildir. Ulus devlet anlayışıyla Kürtlerin varlığını yok etmeye yönelik politikalar sonucu çözümsüz kalmaktadır. Kürtler üzerlerinde uygulanan politikayı dünyanın başka yerlerindeki sorunlarla karşılaştırırlarsa hem gaflete düşerler hem de çözüm politikaları üretemezler.

ORTADOĞU’DA YENİ SİYASAL DENGELER

Rojava’ya yönelik saldırıların hem uluslararası hem bölgesel boyutları var. Uluslararası güçler DAİŞ’e karşı ortaklık yapılan Rojava ile taktik ilişkileri sürdürmenin kendi çıkarlarına olmadığını düşünerek; Türkiye ile ve bazı Arap ülkeleriyle ilişkiyi daha önemli gördüler. Esad’ın devrilmesinde Türkiye ve Arap ülkeleriyle uzlaştılar. İsrail’in çıkarları da dikkate alındı. Ortadoğu’da yeni siyasal dengeleri bu ülkelerle ortaklık temelinde yapma politikası yürütülünce HTŞ’nin saldırılarına göz yumuldu. Uluslararası güçler devletleri esas aldıklarından bütünlüklü bir Kürt politikası yoktur. Bu açıdan diğer politik denge ve çıkarlar tercih edildi. Zaten TC ve HTŞ hep bunu sağlayıp saldırıya geçmeyi planlıyorlardı. Suriye’nin güneyini İsrail’e bırakan anlaşma olunca saldırıya geçildi.

KÜRTLERİN ORTADOĞU’DAKİ ETKİSİ

Aslında Kürtlerin Ortadoğu’da etkili ve birçok konuda etkileme gücüne sahip olduğunu herkes görmektedir. On yıllardır Kürdistan’ın 4 parçasında yürütülen mücadele Kürtleri siyasal olarak çok etkili bir güç haline getirmiştir. Türkiye, İran, Irak ve Suriye politikasını etkilemektedirler. Kürt Özgürlük Hareketinin böl-parçala-savaştır-yönet politikalarını aşarak halkların kardeşliğine dayalı bir Ortadoğu’yu hedeflemesi bazı güçlerin işine gelmemektedir. 20. yüzyılda Kürtler için verilen rol, istikrarsızlık kaynağı olması yönündeydi. Böylece hegemonik güçler bölge ülkelerini egemenlikleri altında tutuyorlardı. 20. yüzyıldaki bu politikada bazı gedikler açılmış olsa da hala bırakmamaktadırlar. Kürtler görmezlikten gelinmiyor; ancak Kürtlerin kendini bir çatıştırma konumundan çıkarıp demokratik uzlaşı yoluyla sorunun çözülmesini çıkarlarına görmediklerinden bütünlüklü bir Kürt politikası yürütmüyorlar. Ancak Kürtler bugün Kürdistan’ın her parçasında önemli bir güç haline geldiğinden bu politikanın sürdürülmesi zorlaşmıştır. Kürtler bugüne kadar yürüttükleri mücadeleyi kesintisiz sürdürür, Kürt siyasi güçleri birbirinin önünü kesme ya da kendini hakim kılma politikasından vazgeçerse bu politika aşılır ve Kürtler bulundukları her ülkede özgür ve demokratik yaşama kavuşurlar. Rêber Apo’nun demokratik ulusa dayalı demokratik çözüm projesi de Kürtler üzerinde hem uluslararası hem de bölgesel güçlerin izlediği politikayı aşma projesidir. Dar milliyetçi yaklaşımlarla bu politikalar aşılamayacağı gibi Kürtleri soykırım politikalarıyla karşı karşıya getirir. Gerçekleşebilecek demokratik ulusal birlik Kürt halkının bir bütün olarak tüm parçalardaki mücadelesine güç verdiğinde Kürtlerin 4 parçadaki varlık ve özgürlük sorunu çözülür.

KÜRT YÜZYILI

Rêber Apo hem Kürtler için stratejik bir akıl ortaya koyuyor; hem de tüm bölge ülkelerinin demokratikleşmesini hedefliyor. Ortadoğu’nun demokratikleşmesi ihtiyacıyla Kürt aklının örtüşmesi sadece Kürtler için değil, Ortadoğu için yeni bir çağ başlatacaktır. Rêber Apo’nun ortaya koyduğu akıl aynı zamanda 21. yüzyılı Kürt yüzyılı haline getirecektir.

 

Rojava’ya yönelik saldırılar karşısında Kürt halkının Kürdistan’ın 4 parçasında ayağa kalkması ve bu ayağa kalkışın dünya kamuoyunu etkilemesi Kürt halkının özgürlüğünü sağlama gücünün ne kadar yüksek olduğunu bir daha göstermiştir” diye belirtti.

ABDULLAH ÖCALAN’IN PARADİGMASI

Saldırıların Abdullah Öcalan’ın paradigmasına yönelik boyutlarına değinen Cemil Bayık, şunları ifade etti:  “Rêber Apo’nun kadın özgürlükçü demokratik ekolojik toplum paradigması, iktidar, devlet ve kapitalizm karşıtı bir paradigmadır. Kuşkusuz halklar üzerinde otoriter iktidar olanlar ve insanlığı yok etme noktasına getiren kapitalist modernist güçler Rêber Apo’nun paradigmasını kabul etmezler; gelişmesi önünde engel olurlar. Bu açıdan sadece Rojava’da değil, Rêber Apo ve Kürt Özgürlük Hareketinin etkisinin olduğu her yerde bu paradigmaya karşı bir tutum içinde olurlar. Kadınlar, gençler, emekçiler ve bir bütün ezilen topluluklar iktidara, toplumlar üzerinde baskı aracı olan devlete ve doğayı sömüren ve katleden kapitalist moderniteye boyun eğmeyecektir. Zaten dünyanın her tarafında farklı ideolojik ya da siyasi eğilimde olanlar toplum ve doğa karşıtı bu güçlere karşı mücadele veriyorlar. Bu konuda sistematik bir ideolojiye ve teoriye sahip olan Hareketimiz tabi ki en etkili mücadele verecek bir güçtür. Ancak biz bu mücadeleyi cepheden ve karşı karşıya gelip vuruşarak değil, demokratik ortamda vermeyi tercih ediyoruz. Mücadelemizin bir boyutu da bu mücadele zeminine kavuşmaktır. Ezilen halklar ve toplumlar mücadelelerini en etkili olarak bu koşullarda verirler. Kürdistan’ın 4 parçası ve söz konusu ülkelerde böyle bir mücadele tarzını hedefliyor ve esas almak istiyoruz. Başûrê Kürdistan federasyonu açısından da böyle bir ideolojik ve siyasi mücadelenin doğru olduğunu düşünüyoruz.

Rojava’ya ve Kuzey ve Doğu Suriye’ye yönelik saldırının önemli bir boyutunun da demokratik toplumu hedeflemiş olmasıdır. Şam hakimi HTŞ, tabi ki Rojava-Kuzey-Doğu Suriye’deki demokratik sistemi kabul edemez ve sindiremezdi. Bu açıdan Kuzey-Doğu Suriye ile bir gerilim yaşayacağı açıktı. Bu, demokratik bir ortam içinde var olacak bir gerilim mi, yoksa şiddet araçlarının devreye girmesiyle mi olacaktı? Şam hakimlerinin demokratik zihniyeti olmayınca şiddeti kullanacağı sır değildi. Tabi ki bunu tek başına yapma zemini ve gücü yoktu. Uluslararası güçlerin onayı ve bölge ülkelerinin desteği olunca hem bu demokratik sistemi ortadan kaldırmak hem de Kürt iradesini kırmak için harekete geçirildi.

BARRACK’IN ORTADOĞU POLİTİKASI

Rojava’nın demokratik sisteminin hedef alındığı açıktır. Tom Barrack ‘Ortadoğu’da demokrasi olmaz, monarşi uygundur’, dedi. Bu aslında Ortadoğu halklarına hakarettir; demokrasiyi Ortadoğu halklarına layık görmemektir. Bu söylemle birlikte Kuzey-Doğu Suriye tehdit altına girmişti. Ortadoğu için monarşi önerilirse tabi ki Rojava ve Kuzey-Doğu Suriye demokratik sistemi Ortadoğu monarşileri ve demokratik olmayan sistemi için tehlike olarak görülür. Bu demokratik sistem, kapitalist modernist sistemin öngördüğü Ortadoğu için tehlike anlamına gelir. Rojava ve Kuzey-Doğu Suriye’ye, demokratik özerk sistemine saldırının bir amacı kendileri için tehlike gördüklerini tasfiye etmek olmaktadır.

Türkiye zaten şimdiye kadar demokratikleşmeyi bekasına tehdit olarak gördü. Kürtler yararlanır diye demokratikleşme adımları atmadı. Demokrasi, doğal sonuç olarak yerel demokrasi demektir, yerel iradeyi dikkate almaktır. Bu nedenle Türkiye, Avrupa yerel özerklik şartını kabul etmiyor. Demokrasi olup da farklı kimliklerin özgünlüğünü ve özyönetimini kabul etmeyen bir ülke yoktur. Demokrasi halkın iradesinin gerçekleşmesi ise yerel irade de kabul edilecektir. Türkiye’de ise illerde valinin, ilçelerde kaymakamların yetkisi halkın seçtiği belediye başkanlarından fazladır. Belediyeler sadece yol, su, kanalizasyon, çöp toplama gibi faaliyet alanları ile sınırlı bir çalışma alanına sahiptir.

Ne koalisyon güçleri ne HTŞ ne de Türkiye Rojava ile Kuzey ve Doğu Suriye’nin kurduğu özyönetim sistemini kabul etmiştir. Demokrasiyi kendi sistemlerini etkisiz kılacağı bir yönetim sistemi olarak görüyorlar. Bu açıdan Kürtlerin iradesini kırmayla birlikte Kuzey-Doğu Suriye’de demokratik sistemi tasfiye etmeyi amaçlamışlardır. Çünkü Arap, Süryani, Çerkes, Türkmen, Ermeni toplumuna dayalı bu sistemi Rojava Devriminin yarattığı Kürt iradesi ortaya çıkarmıştır. Dolayısıyla bu Kürt iradesine saldırı doğrudan demokratik toplum paradigmasına bir saldırıdır. Eğer bu paradigma Suriye’de etkili olursa bunun tüm Ortadoğu’ya sıçrayacağını görmüşlerdir.”

“Paradigmanın boşa çıkarıldığı, demokratik toplum inşasının ve halkların bir arada, demokratik, özgür ve adil yaşayabileceği fikrinin çöktüğü, hatta Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi şahsında bunun bir hayal, ütopya olduğu yönünde yer alan değerlendirmelere nasıl bakıyorsunuz?” sorusunu yanıtlayan Cemil Bayık, şunları dile getirdi: “Rêber Apo’nun kadın özgürlükçü demokratik ekolojik toplum paradigmasının ve bunun öngördüğü demokratik toplum inşasının çöktüğünü söylemek insanlığın kapitalizme, baskıcı sömürücü sistemlere muhtaç olduğunu söylemektir. Bir zamanlar Francis Fukuyama tarihin sonu geldi demişti. Yani insanlık için son sistem neoliberalizmdir, bundan öte bir siyasi toplumsal ve ekonomik sistem olamaz denilmişti. Reel sosyalizm, esas olarak kendi iç yanlışlıklarından dolayı çözülünce bu, kapitalizmin zaferi olarak görülmüştü.

ÇÖKEN İKTİDARCI KAPİTALİST SİSTEMDİR

Bugün çöken bir sistem varsa bu da devletçi, iktidarcı kapitalist modernist sistemdir. Şu anda dünyada insanlığa yaşattığı sorunlar ve bunalım bu sistemin aşılmasının gerektiğini her gün insanların yüzüne vurmuyor mu? Halkların demokratik, özgür ve adil yaşayabileceği fikrinin Kuzey-Doğu Suriye şahsında çöktüğünü söyleyenlerin zihniyetleri çöküntü içindedir. Daha doğrusu başka fikirlerin kölesi olan, özgür ve demokratik yaşam fikrinden yoksun kesimlerdir. Bu paradigmanın bırakalım çökmesi; insanlığa yeni umut olan ve giderek daha fazla benimsenecek bir fikir ve bunun öngördüğü toplumsal ve siyasal bir sistemdir. Sizin belirttikleriniz, milliyetçi ve kapitalist modernist sistem dışında bir sistem bilmeyenlerin demagojik söylemleridir. Aslında Apo ve PKK karşıtlığı onlara bunları söyletmektedir. 50 yıldır Rêber Apo ve PKK’de kusur bulma paranoyasında olanların söylemidir. Ancak halklar, emekçiler, kadınlar, gençler, özgürlük arayışında olan güçler bu paradigmayı umut olarak görmektedirler.

Bu paradigma 14 yıldır eksiği ve yetersizliği ile Rojava ve Kuzey ve Doğu Suriye’de pratikleşmiştir. Türkiye ve Önderlik karşıtı olanlar dışında dünyanın örnek gördüğü bir model olmuştur. Böyle bir paradigmaya dayalı toplumsal sistem kurulabileceği kanıtlanmıştır. Rojava’daki pratikleşmede eleştirilecek ve bizim de eleştirdiğimiz eksiklikleri vardır. Ama bir toplumsal yaşam sistemi kurulmuştur. Kadınlar hiçbir yerde olmadığı kadar özgür yaşama kavuşmuştur. Kürt, Arap, Çerkez, Süryani, Ermeni, Türkmen kavga etmeden kardeşçe yaşamıştır. Uluslararası güçlerin, Kürt ve demokrasi düşmanı güçlerin saldırısıyla bu sisteme belli yönleriyle darbe vurulmuş olsa da bu fikrin ve projenin çöktüğü söylenemez. Sadece bu projenin pratikleştirilmek istendiği bazı alanlar demokrasi düşmanları tarafından işgal edilmiştir.

Hz. İsa’nın da Hz. Muhammed’in düşüncelerinin de bir hayal ve ütopya görülüp vazgeçirilmek istendiği biliniyor. İnsanlığı bitiren kapitalist modernist sistem karşısında insanlara umut olacak bir ütopya sunmamak insanlık olarak ölüme yatmaktır. İnsanlık ölmemiştir. Önderlik paradigması insanlığın ölmediğini, insanın var olma koşulu olan toplumsallığın demokratik değerlerle yeniden canlanacağını söylemek tam da gerçekleşebilecek bir çağrıdır, bir kurtuluş projesidir. İnsanlık ne mevcut iktidarcı devletçi sistemi kabul edebilir ne de kapitalist modernist sistemi. Çökmüş olan bir fikir ve sistem varsa o da erkek egemenlikçi iktidarcı devletçi sistemdir. Yaşayan, yaşatacak ve insanlığın geleceği olan sistem ise Rêber Apo’nun paradigmasıyla sağlanacaktır.

 

Halklar bir arada yaşayamaz, ancak birbirine düşman olur ve birbirilerini boğazlarlar, denilebilir mi? Demokratik, özgür ve adil bir sistem kurulamaz, denilebilir mi? Ortadoğu insanlığın beşiğidir; birçok değer buradan dünyaya taşınmıştır. Daha sonra dogmatizm, tutuculuk var oldu diye Ortadoğu’dan bir şey çıkmaz demek, Ortadoğu’nun tarihsel değerlerini yok saymaktır. Oryantalist, yani batıcı bir düşünce ile Ortadoğu’ya bakmaktır. Kendini küçümseyen ve bizden bir şey çıkmaz demektir. İşte bu düşüncelerin geleceği yoktur! Rêber Apo tüm insanlık için bir kurtuluş projesi ortaya koyuyor. Ama aynı köyden peygamber çıkmaz, denilmesi gibi Kürt ve Ortadoğulu birinin böyle bir kurtuluş paradigması ortaya koyamayacağı düşünülüyor. Önderlik paradigmasına saldıranların ve burun kıvıranların ruh halinin de böyle olduğunu söylemek yanlış olmaz. Rêber Apo’nun paradigması, ortaya koyduğu değerler övülüp sahiplenileceğine böyle yaklaşımlar insanlığın özgür, demokratik ve kardeşçe yaşayamayacağını söylemektir. Bir zamanlar sağ ve faşist zihniyetli insanlar sosyalistlere insan doğası bencildir, bireycidir, böyle toplumcu bir sistem kurulamaz derlerdi. Şimdi Önderlik paradigmasında kusur arayanların da benzer bir saplantılarının olduğu anlaşılıyor. Özcesi bu paradigma ve öngördüğü proje çökmedi; aksine giderek daha fazla gelişecek ve halklar tarafından sahiplenilecektir.”

Rojava ve Kuzey-Doğu Suriye'de yaşanan gelişmelerin ardından demokratik ulus paradigmasına yönelik eleştirileri değerlendiren KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanı Cemil Bayık, Abdullah Öcalan'ın paradigmasının etnik ve dinsel çatışmalarla bir türlü kendine gelemeyen Ortadoğu'daki sorunların tek çözüm yolu olduğunu söyledi.

Bayık, Rojava ve Kuzey-Doğu Suriye'de demokratik ulus anlayışıyla 14 yıl boyunca birlikte yaşamın inşa edildiğini belirterek, bu sürecin aynı zamanda Suriye'yi demokratikleştirme projesi olduğunu vurguladı.

"Demokratik olmayan devletler her zaman Kürtler için bir tehlikedir" diyen Bayık, çatışma yerine demokratikleşme temelinde çözüm aramanın Kürtler açısından "çok doğru ve gerekli bir strateji" olduğunu vurguladı. QSD'nin Reqa ve Tebqa'dan çekilmesini bu çerçevede değerlendiren Bayık, "Halkların kardeşliğini ve demokratik ulus anlayışını savunan bir gücün, Arap-Kürt çatışması başlatmak isteyen provokasyonları boşa çıkarması gerekirdi ve yapılan da bu olmuştur" ifadelerini kullandı.

Demokratik ulus paradigmasına yönelik eleştirilerin "gerçekten gericilik" olduğunu söyleyen Bayık, bu yaklaşımın Kürt birliğini zayıflattığı iddialarını ise "saçma sapan bir düşünce" olarak niteledi. "Demokratik ulus anlayışında olanlar, Kürtler arası birliği daha güçlü savunur" diyen Bayık, demokratik olmayan ve otoriter yaklaşımların hem halkları birbirine düşürdüğünü hem de Kürtler arası sorunları derinleştirdiğini vurguladı. Bayık, "Bizim son 20 yılda bir proje olarak geliştirdiğimiz demokratik ulus anlayışının birliği zayıflattığı yönündeki söylemler boş laflardır" dedi.

QSD'nin Arap yoğunluklu bölgeden çekilmesinin ardından demokratik ulus paradigmasına ve paradigmanın Kürt birliğini zayıflattığına yönelik eleştirilere yanıt veren Bayık, "Demokratik ulus anlayışı, özellikle Ortadoğu için bir ilaç gibidir. Etnik ve dinsel çatışmalarla bir türlü kendine gelemeyen Ortadoğu'da sorunların tek çözüm yoludur. Ortadoğu'da etnik ve dinsel çatışmaları önleyecek başka hangi formül olabilir? Avrupa etnik ve dinsel çatışmalardan en fazla yorgun düşen bir coğrafyadır. Şimdi, Rêber Apo'nun demokratik ulus anlayışına yakın bir yaklaşımla farklı etnik ve dinsel toplulukların barış içinde yaşadığı bir durum ortaya çıkmıştır. Avrupa'yı ve kapitalist moderniteyi çok yönlü eleştirebiliriz; ancak farklı etnik ve dinsel toplulukların birbirine saygı temelinde bir arada yaşamaları Avrupa'nın önemli bir kazanımıdır. Rojava ve Kuzey-Doğu Suriye'de demokratik ulus anlayışıyla 14 yıl bir arada yaşandı. Suriye'nin birçok alanında Araplar, savaşlardan kaçarak özerk yönetim alanına geçti. Bu proje aynı zamanda Suriye'yi demokratikleştirme projesiydi. Çünkü Kürtlerin her ülke içindeki varlıkları esas olarak demokratikleşme ile güvence altına alınır. Demokratik olmayan devletler her zaman Kürler için bir tehlikedir. Çatışma yerine demokratikleşme temelinde çözüm arama, Kürtler için çok doğru ve gerekli bir stratejidir.

SDG’NİN RAKKA VE TABKA’DAN ÇEKİLMESİ

Eğer Suriye'de Kürtler, Araplar, Süryaniler ve diğer halklar birlikte bir demokratik sistem kurmasalardı, erkenden Arap milliyetçiliği kışkırtılır, Kürt-Arap savaşı başlatılırdı. BAAS rejimi de benzer girişimlerde bulunmuş; ama sonuç alamamıştı. Eğer uluslararası güçler, HTŞ'nin Suriye'ye hakim olmasını isteyen politika yürütmeseler ve Türkiye kışkırtıcı bir politika gütmeseydi, Araplar ve Kürtler birlikte yaşar ve demokratik Suriye'nin temeli olurlardı. Dışardan müdahale ve yoğun kışkırtmaların olduğu ortamda QSD'nin Reqa ve Tepqa'dan çekilmesi yanlış değildi. Halkların kardeşliğini ve demokratik ulus anlayışını savunan bir gücün, Arap-Kürt çatışması başlatmak isteyen provokasyonları boşa çıkarması gerekirdi ve yapılan da bu olmuştur. Demokratik ulus paradigmasına yönelik eleştiriler gerçekten gericiliktir. Aynı devlet sınırları içinde yaşayan ve komşu olan halklar için bundan daha doğru bir yaklaşım olamaz. Aslında demokratik ulus anlayışını eleştirenlere cevap vermeye gerek bile yok. Ancak bazı insanlarımızın duygularına seslenip etkilemeye çalıştıkları için bazı şeyler söylemek durumunda kalıyoruz. Demokratik ulus, Ortadoğu gibi çok kimlikli ve inançlı bir coğrafyada barış ve kardeşlik içinde yaşama projesidir. Herkesin kimliğine ve inancına saygıyı esas alır. Herkes kimliğiyle, kültürüyle, öz yönetimiyle bir arada yaşayacaktır. Bunu Ortadoğu'da sağlamak çok önemlidir. Bu açıdan demokratik ulus anlayışı tarihi bir projedir.

PARADİGMA KÜRTLER ARASI BİRLİĞİ DAHA GÜÇLÜ SAVUNUR

'Kürtlerin birliğini demokratik ulus anlayışı zayıflattı' söylemi saçma sapan bir düşüncedir. Demokratik ulus anlayışında olanlar, Kürtler arası birliği daha güçlü savunur. Çünkü Kürtlerin birliği için de demokratik anlayış gereklidir. Demokratik olmayan anlayışlar, nasıl ki halkları birbirine düşürüyorsa Kürt birliğini de sağlamıyor; Kürtler arası sorunlar yaratıyor. Kürtler arası kavga ve çatışmayı demokratik ulus anlayışı çıkarmıyor. Aksine, milliyetçi düşüncenin her kesimi kendi kontörlüne alma ve tüm Kürtleri bir otorite gücüne biat ettirme anlayışı, Kürt birliğini önlüyor. PKK, halklarla kardeşlik çözümünü önemsiyor; ama milliyetçi eğilimler bölge devletlerle ilişkiyi önemsiyor. Kürtlerin birlik olmamasının nedenleri tarihsel ve objektif olarak araştırılsın; nedenlerinin ya otoriter hegemonik anlayış ya da dış güçlerin etkisi olduğu görülür. 2014 yılındaki ulusal birlik çalışması hakkında, uluslararası bir gücün Kürtlerle ilgilenen yetkilisi, 'O koşullarda bir ulusal kongre bize uygun değildi, biz uygun görmedik' dedi. Bunu bizzat bize ifade etti. Öte yandan, Türkiye ile çatışmalar gündeme gelince, bizimle ulusal birlik çalışması yürütmeyi kendileri için doğru bulmayanlar oldu. Kürtler neden birlik olmadı ve olamıyor konusu uzun bir konudur. Şunu bu aşamada gündeme koymak, halkımızın toplumsal olarak birliği sağladığı bir süreçte uygun olmaz. Hareketimiz, Kürdistan'ın dört parçasında örgütlendi ve etkili oldu. Parçalar arasındaki sınırların yarattığı duyguları aşıp ulusal duyguları güçlendirdi. Kürdistan'ın dört parçası arasındaki duygusal ve ulusal yaklaşımı kim yarattı? Örgütsel olarak bunu kim sağladı? Kuşkusuz yüz yıllık bir mücadele ve özgürlük arayışı var. Ama bunun son elli yılda Kürdistan'ın dört parçasında nasıl güçlü hale geldiğini herkes bilmektedir. İlk önceleri 'Başûr, Bakur, Rojava, Rojhilat yek welat e' sloganı gelişti. Şimdi 'Kürtler birdir' sloganı atılıyor. Bizim son yirmi yılda bir proje olarak geliştirdiğimiz demokratik ulus anlayışının birliği zayıflattığı yönündeki söylemler boş laflardır. Aksine, son yirmi yılda Kürtler arasındaki birlik anlayışı daha fazla gelişti. Halk açısından bu gerçeklik var. Siyasi güçler arası sorunların kaynaklarını ise yine toplumumuz bilmektedir. Bu açıdan demagojik söylemlerle gerçekler çarpıtılamaz. Kürtler arası birliği bu tür söylemler zayıflatır. Bu tür şeyleri söyleyenlerin ulusal birlik kaygısı yoktur. Sadece Özgürlük Hareketimize ve Önderliğimize yönelik saldırıların bir parçasıdırlar. Ancak bunlar gerçekleri çarpıtamazlar; yani güneş balçıkla sıvanamaz!

 

Demokratik ulusun Rojava'nın gerçeğine uygun düşmediğini söylemek ise tam bir cehalettir. Ne Bakur ne Başûr ne Rojhilat'ta farklı halkların Rojava'daki kadar iç içe bir yaşama durumu vardır. Derik'te, Qamişlo'da, Hesekê'de, Serêkaniyê'de ve Kobanê'nin çevresinde Araplarla birlikte yaşama vardır. Yine Rojava alanında önemli bir Süryani nüfus vardır. Demokratik ulus anlayışı ile demokratik bir sistem kurmak, en fazla da Rojava'nın ihtiyacına cevap veren bir projedir. Kürdistan dört parçaya bölünmüş; Ortadoğu etnik ve mezhep çatışmalarıyla kendini yiyip bitiriyor. Bu açıdan demokratik ulus anlayışı en fazla da Kürtler ve Ortadoğu için gereklidir. Aslında tüm bu hezeyanlar ve demagojiler, Rêber Apo'nun iktidar ve devlet karşıtı zihniyet ile paradigmasına yönelik yıllardır süren karşıtlığın şu andaki ifade edilişi olmaktadır" ifadelerini kullandı.

KÜRTLERE ZARAR VEREN ŞUURSUZ SÖYLEMLERDİR

Halep'te başlayan ve Rojava'ya uzanan saldırılarda bazı Arap aşiretlerinin QSD'den ayrılmasının "Kürtler Araplara güvenmemeliydi" ve Türkiye'nin saldırılardaki rolü nedeniyle benzer şekilde "Türkiye'ye, Türklere güven olmaz" yönünde artış gösteren söylemlerine yanıt veren Bayık, "Rojava devrimcileri, DAİŞ'e karşı mücadelede Arap gençleriyle birlikte savaştı. Bini aşkın Arap şehitleri ve gazileri var. Şu anda Rojava'da askeri güçler içinde ve toplumsal alanda mücadele içinde olan Arap gençleri var. Bizler her zaman egemen sınıflarla halkları ayıran bir ideolojik-politik çizgiye göre hareket ettik. Bundan sonra da yaklaşımımız böyle olacak. Biz, Türkiye'de söylendiği gibi 'Türk'ün Türk'ten başka dostu yoktur' anlayışında değiliz. Şu anda Kürtlerin Türk, Arap, Fars ve diğer halklardan dostları var. Rojava'da dünyanın dört bir yanından gelen enternasyonalist devrimciler şehit düştü. Türkiyeli devrimciler şehit düştü. Rojava Devrimi'nin ideolojik-siyasi çizisinde ve kazanımlarında onların da emekleri vardır. Kürtler demokratik bir zihniyete sahiptir. Bu zihniyette halklara düşmanlık yoktur. Şu halka, ya da bu halka güvensizlik yoktur. Özellikle Kürtlerin toptan şu halka, bu halka güvensiz bir yaklaşımı olmaz. Halkların siyasi düşünceleri de tek bir blok değildir. Şu anda sanal medyada yapılan bu yönlü tartışmalar ya duygusallığın sonucudur ya da bazı çevrelerin kışkırtmasıyla oluşan ve en başta da Kürtlere zarar verecek şuursuz söylemlerdir. QSD, bir provokasyonu önlemek için Dêrazor, Reqa ve Tepqa'dan çekilmiştir. Çekilirken tümüyle Arap köyleri olan alanlardan QSD'ye yönelik bir saldırı olmamıştır. Reqa'da, kimi HTŞ taraftarlarının, HTŞ askeri güçleri geldikten sonra bazı saldırıları olmuştur. Zaten QSD'nin yıllardır DAİŞ'in hücrelerine yönelik operasyonları oluyordu. Arap aşiretlerinin karakteri zaten biliniyor. Koalisyon güçleri HTŞ'ye destek vermediği müddetçe, QSD ve Özerk Yönetim'e karşı olumsuz bir yaklaşımları olmadı. QSD çekilme kararı alınca aşiretlerin alana giren HTŞ'yle ilişkilenecekleri açıktı. Arap aşiretleri özellikle ABD ve koalisyon güçlerinin tutumunu dikkate alan bir yaklaşım içindeydi. Zaten aşiretler her zaman varlıklarını ve yaşamlarını güç dengelerine göre hareket ederek sürdürme eğiliminde olmuştur. Rojava devrimcileri, Arap halkıyla birlikte Suriye'nin demokratikleşmesinde etkili olmak istemişlerdir. Ancak koalisyon güçleri demokratikleşmeye karşı sorumsuz bir yaklaşım gösterince, QSD Arap alanlarından çekilip Rojava coğrafyasında bir direniş hattı kurmuştur. Siyasal dengeler ve savaşın geldiği aşama bunu gerektirmiştir. Bu durumdan 'Araplara güvenilmemeliydi' sonucu çıkarılamaz. Kaldı ki sorun, güven ve güvenmeme sorunu da değildir. Örgütlü güç, askeri güç ve siyasal güç dengelerinin oluşturduğu gerçekler, askeri ve siyasal mücadelenin yönünü belirler.

HALKLARIN KARDEŞLİĞİ SÖYLEMİMİZ SÜRECEK

Kürt halkının siyasi temsilcilerinin ve demokratik kurumlarının, bölge halkları içinde dostlarını ve taraftarlarını artırma sorumluluğu vardır. Özelikle bölge ülkelerinin inkarcı soykırımcı politikaları, bunu daha da gerekli kılmaktadır. Bu nedenle 'Araplar şöyle, Türkler böyle' demenin bir anlamı yoktur. Devletlerin kendi toplumlarına yönelik milliyetçi ve şovenist şartlandırmaları olmaktadır. Bunu en fazla da Türkiye gerçeğinde gördük. Bu gerçekleri görmek ve bilmek ayrıdır; bölge halklarını kazanma, onları Kürt karşıtı konumdan çıkarma politikaları ve çabaları ise ayrı bir konudur. Bizim Kürt-Arap, Kürt-Türk kardeşliği, yani halkların kardeşliği söylemimiz ve bu halklara şimdiye kadar gösterdiğimiz yaklaşımımız, bundan sonra da sürecektir. Bunu yapmamak, en başta da Kürt halkının özgürlük mücadelesine karşı sorumsuz davranmak olur. Türkiye'de özel savaş merkezlerinin toplumda Kürt düşmanlığını hortlattığını biliyoruz. Bu, yüz yıllık bir politikadır. Özellikle bizim 52 yıllık mücadelemizde bu, çok planlı ve örgütlü biçimde yapılmaktadır. Türkiye'deki özel savaş, Türkiye'nin batısını arkasına alıp Kürt Özgürlük Hareketi'ne karşı savaşı daha rahat yürütmek için milliyetçiliği geliştirmeyi temel politika yapmıştır. Öyle ki HDP'nin Türkiye'ye seslenen bir parti olmasından da rahatsız olmuşlardır. En fazla korktukları şey, Kürt halkının özgürlük mücadelesinin Türkiye'nin batısında taraftar ve dost bulmasıdır. Bizim Türkiye'de milliyetçiliği ve Kürt düşmanlığını besleyecek politika ve tutumlardan kaçınmamız gerekir. Özel savaşın eline, milliyetçiliği şahlandıracak malzeme sunmamamız gerekir. Milliyetçilik, karşı milliyetçilikleri geliştirir; halklara da faydası olmaz. Özellikle de Kürtlere hiç faydası olmaz.

YÜZLERCE ŞEHİT TÜRK ARKAŞLARIMIZ VAR

'Türkiye'ye ve Türklere güven olmaz' sözü de toptancı bir söylemdir. Bunlar, politik olanların, politik mücadele verenlerin söylemi olamaz. Toplumsal ve siyasal analizler yapılır, ona göre gerçekçi politikalar izlenir. Türk devletine karşı en sert ve en uzun mücadeleyi biz verdik. Türk devletini de Türk toplumsal gerçeğini de Kürtlere karşı izlenen politikaları da en iyi biz biliriz. Savaşmak, savaştığın gücü de tanımak demektir. Eğer bu mücadele 52 yıl sürüyorsa, bu tanımanın derin ve kapsamlı olduğunu ifade eder. Rêber Apo 'Ben ne aldanırım ne de aldatırım' dedi. Çünkü Türkiye gerçeğini, Ortadoğu gerçeğini ve uluslararası güçlerin bölge ve Kürt politikalarını en iyi bilen Rêber Apo'dur. Bir kere tüm halkımız bilmelidir ki, Türkiyeli ve Rêber Apo'nun ilk arkadaşları olan devrimciler Kemal Pir ve Haki Karer'dir. Bu iki arkadaş, Özgürlük Hareketimizin ruhunu ve karakterini oluşturmada belirleyici rol oynamışlardır. Rêber Apo, bu iki arkadaş için 'Onlar benim gizli ruhumdu' demiştir. Kemal, zindan direnişinin öncüsü ve 14 Temmuz büyük ölüm orucunun da şehididir. Yüzlerce şehit Türk arkadaşımız var. Hâlâ yüzlercesi de mücadelemizin içindedir. Türkiye'de özgürlük mücadelemize destek veren önemli bir toplumsal kesim, devrimci örgüt ve şahsiyetler vardır. Bu açıdan, öyle toptancı bir şekilde 'Türklere güven olmaz' gibi söylemleri bırakıp daha fazla dost ve müttefik edinmek gerekir. Kürtler için doğru olan ve yapılması gereken budur. Türkiye ile onlarca defa ateşkes ve görüşmelerimiz oldu. Siyasal mücadele tek boyutlu sürmez. Ateşkes ve görüşmeler de siyasal mücadelenin önemli bir boyutudur. Ulusal, demokratik ve özgürlük mücadelesi veren tüm güçlerin bu yönlü mücadele süreçleri olmuştur. Bu süreçler güven-güvensizlik ikilemi içinde yürümez. Bu, en apolitik yaklaşım olur. Güvenme üzerine yürütülen politika da güvensizlik üzerine yürütülen politika da yanlış olur. Siyasal mücadelede böyle ölçüler olmaz ya da bu yaklaşımla politik mücadele yürütülmez. Güven ve güvensizlik, süreç içindeki tutumlarla ortaya çıkacak bir durumdur. 'Sana güvenmiyorum', denilemeyeceği gibi, 'size güvenmiyorum' diyerek de politik mücadele içine girilemez.

MİLLİYETÇİLİĞİN TIRMANDIRILMASI BOĞAZLAŞMA DEMEKTİR

Öte yandan, güvenilmese dahi koşullar gereği siyasal mücadele ve görüşmeler yapılabilir. Siyasal mücadeleleri düz ve tek yöntemli düşünmek yanlıştır; hatta mücadelesiz kalmaktır. Şimdi Türkiye ile bir süreç yürütülmek isteniyor. Demokratik siyasal mücadele ortamı yaratılmaya çalışılıyor. Demokratikleşme ile Kürt sorunu arasında doğrudan bir bağ vardır. Zaten Kürt sorununa doğru bir yaklaşım olmadan gerçek anlamda demokratikleşme ve demokratik siyaset yapma özgürlüğü sağlanamaz. Kürt varlığı ve Kürtlerin yasa içine alınarak varlık güvencesi ile özgürlük yasaları oluşmazsa, bu siyasal süreç ilerlemez; bir yerde tıkanabilir. Ancak sürecin ilerlemesi için siyasetin incelikleri ve ön açıcı özelliklerini kullanmak da siyasal sorumluluk gereğidir. Rêber Apo da Kürt halkına ve Türkiye halklarına karşı sorumluluğu gereği bu duyarlılıkla hareket etmektedir. Özcesi olay ve olgulara güven ve güvensizlik ikilemi içinde bakmak yanlıştır. Özellikle 'Şu halka güvenilmez' söylemi hem yanlıştır hem de politik değildir. Özgürlük ve demokrasi mücadelesinde politik sorumlulukla hareket etmek çok önemlidir. Komşu halklar için 'güvenilmez' denilerek bir yere varılamaz. Böyle ifadelerle politik değeri olan hiçbir şey söylenmiş olmaz. Biz, komşu halklarla halkların kardeşliği içinde yaşama yaklaşımımızı sürdüreceğiz, sürdürmeliyiz. Komşuluk bir tercih değildir. Komşu halkların birbirine karşı olumsuz yaklaşımlarını giderme sorumluluğumuz vardır. Komşu halkların ve demokrasi güçlerinin de böyle bir sorumluluğu vardır. Milliyetçilik ve komşu halklara karşı düşmanlık ya da olumsuz yaklaşım, sağlıklı bir düşünme biçimi ve duruşu değildir. Bizler insan olarak, özgürlük ve demokrasi mücadelesi veren güçler olarak bu tür yanlış düşünce ve eğilimlerden hem uzak duracağız hem de toplum içinde bu yönlü eğilimleri gidermeye çalışacağız. Kuşkusuz, her türlü zulme ve baskıya karşı da halkımızı mücadele içinde tutacağız. Özgürlüğü için mücadele eden bir halk yaratma ve bunun pratikleşmesini sağlama görevimiz vardır. Bizim için kabul edilmeyecek durumlar; özgürlük ve demokrasi karşıtı güçlere boyun eğme, işbirlikçilik yapma, ülkesi ve halkı için düşünmeyen ve yaşamayan bir konumda olmaktır. Milliyetçiliğin tırmandırılması boğazlaşma demektir. Bu durumda da her zaman olduğu gibi en fazla boğazlanan Kürtler olur" diye konuştu. 

BU TÜR YÖNELİMLER KÜRT DÜŞMANLIĞIDIR

Daha önce tutanakların tamamını yayınlamayı kabul etmeyen Meclis Komisyonunun Rojava'ya dönük saldırılarla birlikte tutanakları yayınlaması, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli'ye hediye edilen kilim etrafında gelişen tartışmalar, Abdullah Öcalan'a yönelik iktidar çevrelerinin söylemlerine değinen Bayık, "Rêber Apo'ya ve Hareketimize karşı bu yönlü karalama ve itibarına yönelik söylemler her zaman olmuştur. Özgürlük ve demokrasi mücadelesi zor olan bir halkın mücadelesini verirken bunlarla karşılaşılabilir. Bunu on yıllardır en fazla yapan, Türkiye'deki özel savaş sistemi ve onların yönlendirmesinde olan basındır. Önderlik için yıllardır neler neler söyledikleri malumdur! Şu anda sanal medya üzeri yapılan saldırıların esası da bu özel savaş merkezi tarafından yönlendiriliyor. Bu özel savaş merkezine bağlı kişiler, Kürtlük adına Rêber Apo'ya yönelik bir karalama kampanyası yürütüyor. Kürtler tarafından yapıldığı söylenen paylaşımların önemli bir kısmının da bu özel savaş merkezi tarafından yapıldığını bilmeliyiz. Kürtler içinde hangi kara propagandanın alıcı bulacağını düşüyor, buna göre konuları seçiyor ve bunu sanal medyada bazı hesaplar üzerinden yaymaya çalışıyorlar. Öte yandan, Rêber Apo ve PKK'nin yürüttüğü mücadele sonucu etkisizleşen bazı Kürtler de on yıllardır yeminli Apo ve PKK düşmanı olarak, zemin ve fırsat doğdukça buna yöneliyorlar. Özellikle paradigmaya yönelen böyle yeminli Apo ve PKK düşmanı kişilikler vardır. Bunlar, Kürtlerin hassasiyet gösterdiği bazı konulara ve duygulara seslenerek de bunu yapmaya çalışıyorlar. Ama ne kadar çırpınsalar da 52 yıllık mücadele yürüten, 27 yıldır zindanda mücadele yürüten, Kürtler için onur ve gurur duyulacak bir ideolojik ve teorik gelişme yaratan ve Kürt aklını ortaya çıkaran Önderliğin konumunu sarsmaları mümkün değildir. İdeolojik, felsefi ve politik gücü olmayanların yaptığı bazı karalamalar, bazı insanlar üzerinde geçici etkiler yaratsa da bir sonuç alamazlar. Yaptıkları ve söyledikleri karalamalarla kalırlar. Tarihin en büyük Kürt siyasetçisi, mücadelecisi, devrimcisi, düşünürü ve filozofuna yönelik bu tür yönelimler özünde Kürt düşmanlığıdır. Bunların Kürtlüğü düşündükleri yoktur. Rêber Apo ve Özgürlük Hareketi karşısında bir kompleks yaşıyorlar. Aslında psikolojik vakadırlar.

HER OLGU KENDİ ZEMİNİNDE DEĞERLENDİRİLMELİDİR

 

Meclis tutanaklarının elli sayfayı geçtiği söyleniyor. Rêber Apo, süreci ilerletmek için bir politik yaklaşım gösteriyor. Meclis komisyonunu ciddiye almış ve adım attırmak istemiştir. Gelinen aşamada bu komisyonun demokratikleşme ve Kürt sorununun çözümü konusunda ciddi bir rol oynamayacağı görülmüştür. Hazırlamayı düşündükleri rapor ve önerilerin bu yönlü olacağı şimdiden anlaşılmaktadır. Bu açıdan Rêber Apo, tüm siyasi liderlerin bir araya gelmesini ve kendisinin rolü konusunda bir karara varmalarını istemektedir. Çünkü bu sorun, Meclis'te çözülecek bir sorun olsa da Meclis'in tutumunu belirleyecek olan da siyasi partilerdir. Meclis tutanaklarında Rêber Apo'nun belirttiklerinin, genel bağlamdan kopmuş hali üzerinden spekülasyon yaparak Önderliğe yönelik saldırılarda bulunmak art niyetlilerin işidir. Devlet Bahçeli, Önderliğe hediye göndermiş; Önderlik de Kürt özelliği taşıyan bir hediye gönderilmesini istemiştir. DEM Parti İmralı Heyeti de bunun gereklerini yerine getirmiştir. Bu hediyeler üzerinden olumsuz algılar yaratmaya çalışmak, öküz altında buzağı aramaktır. Her olgu, kendi zemini ve mecrasında değerlendirilebilir. Niyeti iyi olmayanlar bir şeyler söyleyebilir. Buna 'El ağzı çuval değil ki büzelim' diyebiliriz. 'Rêber Apo dinlenmiyor' diyenler gerçekliğin tersini söyleyenlerdir. Rêber Apo, bizim için mücadelemizi zafere kavuşturacak yol gösterici önderliktir. Halkımız, Rêber Apo'yu kendi önderleri ve baş müzakereci olarak görüyor. Barış Anneleri, Kürt halkının vicdanıdır. Kürt halkının özgürlük mücadelesinin direği ve sütunudur. Barış Anneleri, Rêber Apo'yu önderleri olarak kabul ediyorsa, hiç kimsenin Önderliğe söyleyeceği olumsuz bir sözü olamaz. Rêber Apo, şu anda Kürtler içinde sözü herkes tarafından dinlenen ve dikkate alınan bir önderliktir. Bu gerçeği sadece Kürtler değil, bölgesel ve uluslararası güçler de bilmektedir.

ROJAVA'DAKİ YÖNETİMLER RÊBER APO'YLA KARŞI KARŞIYA GETİRİLEMEZ

Rêber Apo'ya bağlılık konusunda Rojava her zaman önde olmuştur. Rêber Apo, neredeyse Rojava'daki insanların çoğuna dokunmuş ve konuşmuştur. Rêber Apo'ya bağlılık temelinde binlerce şehit verilmiştir. Rojava yönetimi de Rêber Apo'ya tam bağlıdır; Önderliğin söylediklerini dikkate alırlar. Her şey yapılabilir ama Rojava'daki yönetimler Rêber Apo'yla karşı karşıya getirilemez. Rojava'da kadınların tümü Rêber Apo'nun özgürlük çizgisinde ayağa kalkmış ve özgürleşmiştir. Kadınlar da tüm Rojava toplumunu değiştirmişlerdir. Rojava yönetiminin en az yarısı da kadındır. Bu açıdan Rêber Apo ile Rojava yönetimi arasında sorun yaratmak ancak masa başında yapılabilir ya da özel savaş oyunları bu tür şeyleri gündemleştirir" diye belirtti.

Abdullah Öcalan'ın Türkiye ile yürüttüğü sürecin Rojava'ya yönelik saldırılara yol açtığını ve kendisinin Türkiye ile aynı çizgide olduğu yönündeki suçlamalara işaret eden Bayık, "Bu tür söylemlerin ne kadar art niyetli bir karalama olduğu, var olan gerçeklerle zıt olmasından bellidir. Rêber Apo'nun inisiyatif alarak sürdürdüğü süreçten önce, Türk devletine ait İHA'lar her gün Rojava'da şehirleri bombalıyor, birçok devrimci ve yurtsever katlediliyordu. Rêber Apo'nun inisiyatif almasıyla birlikte bu saldırılar durmuş, 6 Ocak'ta Şêxmeqsûd ve Eşrefiyê'ye yönelik saldırıya kadar fiili bir ateşkes durumu yaşanmıştır. Rêber Apo'nun bu süreci başlatmasının bir nedeni de Rojava'ya nefes aldırmaktı. Nitekim bu sürecin ilk olumlu yansıması Rojava'ya olmuştur. Rojava yönetimi ve halkı durumu böyle değerlendirirken, Türkiye ile yürütülen sürecin Rojava'ya yönelik saldırılara yol açtığı yönündeki söylemler, Rêber Apo ve Özgürlük Hareketimize yönelik bir özel savaş olarak ortaya çıkmaktadır. Kendisine Kürt diyen bazı çevreler de bu söylemi Türkiye'deki özel savaşçılardan almıştır. Türkiye'de var olan özel savaş merkezi, bu süreçte Rêber Apo ve Hareketimizin etkisini yıpratmayı da bir mücadele biçimi olarak görmekte; böylece Rêber Apo ve Özgürlük Hareketimizin konumunun ve elinin zayıflayacağını hesaplamaktadırlar. Rêber Apo ve Hareketimiz, Türk devletinin inkar ve imha politikalarına karşı 52 yıldır büyük mücadele vermektedir. Şu anda Önderliğe ve Hareketimize yönelik bu karalama kampanyasını sürdürenler, onlarca yıldır bu tür yaklaşımlarıyla Türk devletine ve onun özel savaş sistemine destek olmuşlardır. Geçmiş yıllarda Türk devletiyle kimlerin iç içe olduğu ve Özgürlük Hareketimiz karşısında konumlandığını halkımız çok iyi bilmektedir. Bugün İmralı'da Türk devletiyle yürütülen süreç, Kürt halkının varlığını, özgür ve demokratik yaşamını güvenceye alma ve sağlama amaçlıdır. Türk devletinin bu sürece nasıl yaklaşacağı ve ne kadar doğru karşılık vereceği ise devletin sorunudur. Rêber Apo'nun İmralı'daki tüm çabası, Rojava'daki kazanımların korunması yönündedir. Bunu bizler de Rojava Kürdistan yönetimi ve halkı da çok iyi bilmektedir. Bilmeyenleri ve gerçekleri ters yüz edenleri ise Rêber Apo ve Özgürlük Hareketi'ne yönelik kompleksleri ve paranoyalarıyla baş başa bırakmalıyız.

ÇAMUR AT İZİ KALSIN, MİSALİ BİR ROL ÜSTLENMİŞLERDİR

Bunlar aslında dikkate alınmayacak marjinal kişi ve çevrelerdir. Sanal medya, bunlara kendilerini konuşturma imkanı veriyor. 'Çamur at izi kalsın' misali bir rol üstlenmişlerdir. Rojava Devrimi'nin nasıl ve kimler tarafından gerçekleştirildiğini tüm dünya bilmektedir. Şengal'in nasıl ve kimler tarafından soykırımdan kurtarıldığı bilinmektedir. 52 yıldır bu Önderlik ve Hareketimiz nasıl mücadele vermiş ve hangi değerler yaratılmış bunu en iyi halkımız ve demokrasi güçleri bilmektedir. Bu 52 yıllık mücadele verilmeseydi Kürt ve Kürdistan'dan geriye ne kalırdı? Bunu da aklı başında ve vicdanı olan her aydın ve yurtsever takdir etmektedir. Bu mücadelenin yarattığı Kürt iklimi ve siyasi ortam tüm kazanımların koruyucusu, güvencesi ve gelecekteki güç kaynağıdır. Öyle oturduğu yerde ulu orta konuşmakla hiçbir şey sağlanmıyor. En küçük bir değer bile büyük emek ve bedellerle sağlanmaktadır. Halk bu tür kişi ve çevrelere 'Dün mücadelenin neresindeydin, bugün neresindesin, bundan sonra neresinde olacağını sormalıdır. Onların yaptığı, masa başında Bekoluktur. Rojava'ya yönelik saldırıların geçmişine ve bugününe bakılarak hangi güçlerin içinde yer aldığı görülmeli; buna karşı mücadelenin kimler tarafından yürütüldüğü de bilinmelidir. Rojava'ya yönelik saldırılara karşı ilk çağrılar bizden geldi, her yerde örgütlü olarak halk harekete geçirildi. Hareketimiz 52 yıldır bizzat mücadele sahasının içinde ve göbeğindedir. Yüksek perdeden konuşanların, eğer mücadelede gözleri varsa örgütlerini kurar, silahlı güçlerini oluşturur ve meydana çıkarlar. 'Yoksa lafla peynir gemisi yürümez' derler" şeklinde konuştu.

Kürt Özgürlük Hareketi'ne, onun paradigmasına ve kadın özgürlükçü yaşamı hedef alanların temel amaçlarına dikkati çeken Bayık, şöyle devam etti: "Rêber Apo'ya ve Özgürlük Hareketimize dil uzatanların karakteri, kadın özgürlük çizgisine yaklaşımlarında da belli olmaktadır. Rêber Apo'nun kadın özgürlük çizgisi tüm kadınlar ve demokratik insanlık tarafından takdir edilirken, kendisine Kürt diyenlerin kadın özgürlük çizgisine dayalı Önderlik felsefesi ve paradigmasına saldırması, onların kalitesinin kaç ayar olduğunu gösteriyor. Kadın özgürlük çizgisinin dayandığı coğrafya Kürdistan coğrafyasıdır. Kürt kültürü insanlığın kök kültürü olduğu gibi, kadın özgürlüğü de bu coğrafyanın ve Kürtlerin toplumsal genlerinde bulunmaktadır. Rêber Apo'nun kadın özgürlükçü, ekolojik, demokratik toplum paradigmasına saldıranlar, tarihin gerisinde ve gericiliğin etkisinde kalanlardır. Rêber Apo felsefesi, düşüncesi, ideolojisi, teorisi ve paradigmasıyla tüm Kürtlerin onuru ve gururudur. Tarihi, Kürtler açısından bir arkeolog gibi incelemiş, insanlığın tüm olumlu değerlerini kendinde sentezlemiş ve bir Kürt aklı ortaya çıkarmıştır. Kürtlerin tarihe, topluma ve siyasete bakışta önleri netleşmiştir. Bu, Kürtler açısından başlı başına büyük bir kazanımdır. Rêber Apo'yla onur duyacaklarına saldırmaları onların dünyaya, topluma ve Kürt gerçekliğine yüzeysel bakışlarının sonucudur. Rêber Apo ve PKK karşıtlığı bu kesimlerin gözlerini kör etmiş, pusulalarını bozmuştur. Bunları çok fazla değerlendirmek doğru olmaz. Aslında bu tür şeylere cevap verme gibi bir kültür ve geleneğimiz yoktur; ancak Rojava'ya yönelik saldırıları kötü niyetle ele almaları, bazı şeyler söylememizi gerektirdi."

TAKTİK BİR İLİŞKİNİN SON BULMASI İHANETLE AÇIKLANAMAZ

Rojava'daki saldırıların önünü açan ABD ve Batılı devletlerin tutumuna dikkati çeken Bayık, şunları kaydetti: "Rojava'nın ABD ve koalisyon güçleriyle taktik ittifakı, DAİŞ'e karşı mücadele içinde ortaya çıktı. DAİŞ, Şengal'de Êzidî Kürtlere saldırdı. HPG, YJA-Star ve YPG-YPJ gerillaları Êzidîleri soykırımdan kurtardı. DAİŞ daha sonra Şam'a ve Halep'e yönelmek yerine Kobanê'ye yöneldi ve Kürtler hedef alındı. DAİŞ, dünyanın her yerinde insanlığa saldırdı ve katliamlar gerçekleştirdi. Bu ortamda Kobanê'de DAİŞ'e karşı direnenlerle, DAİŞ'e karşı koalisyon kuranlar arasında taktik bir ittifak oluştu. ABD ve koalisyon güçleri, Kürtlerin DAİŞ'e karşı fedaice direnişinden yararlanmayı kendi çıkarına gördü. Bu taktik ilişki İkinci Dünya Savaşı'nda Sovyetler ve demokratik güçlerle Batı'nın kapitalist modernist güçleri arasında Hitler faşizmine karşı kurulan taktik ilişkiye benzemektedir. Stratejik ilişkiler esas olarak ideolojik-politik olarak benzer güçler ve benzer amaçları olanlarla yapılır. Taktik ilişki de ortak düşmana karşı mücadelenin kesiştiği dönemlerde ortaya çıkar. Nitekim, DAİŞ'le mücadele bunu ortaya çıkarmıştır. Bu taktik ilişkiden Rojava ve Kuzey-Doğu Suriye de yararlanmıştır. Siyasal mücadeleler sadece stratejik ittifaklarla yürütülmez; gerektiğinde taktik ittifaklar da kurulur. Her mücadele, bir yönüyle de ittifaklarla yürütülür. İttifaksız bir mücadele düşünülemez. İttifak yapmasını bilmeyenler, politik zeka ve yaratıcılığı olmayanlardır; kendini başarısızlığa mahkum edenlerdir. ABD ve koalisyon güçleriyle taktik ittifak, DAİŞ'e karşı mücadele çerçevesindeydi. Kuzey-Doğu Suriye Özerk Yönetiminin ilişkileri de 6 Ocak'a kadar bu çerçevede sürmüştü. Zaten ABD ve koalisyon güçleri, Rojava ve Kuzey-Doğu Suriye'ye hiçbir zaman siyasal destek vermemiştir. Bunu da Rojavalılara açık söylediklerini bilmekteyiz. ABD'nin Rojava ile ilişkileri, HTŞ şahsında kendilerinin kullanacağı bir aparat bulunca sona ermiştir. Bu açıdan taktik bir ilişkinin son bulması, ihanet kavramı ile açıklanamaz.

BİNLERCE AMERİKALIYI ÖLDÜREN BİR ÖRGÜTLE İLİŞKİ ONLARA İHNAETTİR

Ancak New York'ta, İkiz Kuleler'i vurup üç bin Amerikalı'yı öldüren ve bu nedenle Afganistan işgaline gerekçe yapılan bir örgütle ABD'nin kurduğu ilişki, en başta da kendi halkına ihanettir. Bu, taktik ilişkinin özüne de ters bir yaklaşımdır. ABD'nin Rojava'yla kurduğu ilişki stratejik bir ilişki ve ittifak değildi ki ihanet denilsin. Ama HTŞ'ye bu kadar destek verme ve ön açma, siyasi ahlak ve insanlık değerleri açısından kirli bir politikadır. Bu açıdan teşhir edilmesi gereken bir politikadır. Zaten ABD'de ve Fransa'da kendi hükümetlerine karşı çıkan aydınlar, toplum ve siyasiler olmuştur. Hatta basın bile bu politikayı teşhir etmiştir. Kuşkusuz Rojava yönetimi, ABD yönetiminin ve ABD'nin politika ve yaklaşımını biliyordu. Ancak halkın ve bazı çevrelerin taktik ilişkiyi doğru anlamamaları, fazla anlam yüklemeleri onlar açısından bir hayal kırıklığı yaratmış olabilir; nitekim böyle bir hayal kırıklığının yaşandığı da görülmektedir. Bu noktada, halkın yeterince bilgilendirilmemiş olması üzerinden Rojava yönetimine eleştiri yapılabilir. Bir mücadele, öz güce ve stratejik ilişkilere dayanılarak yürütüldüğünde gerçek anlamda başarı gelir. Taktik ilişkiler, öz güç ve stratejik ilişkiler çerçevesinde ve onu güçlendiren temelde ele alınırsa başarıda etkisi olur. Taktik ilişki kurmak yanlış değildir. Aksine, taktik ilişkiler de mücadelenin başarısı için yerinde ve gerektiğinde kurulması gereken ilişkilerdir. Batı'nın ve ABD'nin Rojava'ya yaklaşımı, Ortadoğu genel politikaları ve çıkarlarıyla ilgilidir. Onlar sadece lokal bir ilişkiye dayanarak politika yürütmezler. Genel bir Ortadoğu politikaları vardır ve Rojava'yı da bu çerçevede ele alırlar; nitekim böyle ele almışlardır. Ortadoğu için demokrasiye ve halk iradesine dayalı yönetimleri değil; işbirlikçi ve bölgedeki hegemonyalarına hizmet edecek güçleri tercih etmektedirler. Tom Barrack, demokrasinin değil, monarşilerin Ortadoğu gerçeğine daha uygun olduğunu söylemiştir. Bunu söylerken, Ortadoğu ülkelerinin her birinin tarihsel gelişiminin, toplumsal ve siyasal yapısının farklı olduğunu gözeterek değil; ilişkide olduğu bazı ülkelere göre böyle bir yargı ortaya koymuştur. Zaten bu konuşmayı da monarşinin olduğu bir ülkede yapmıştır."

HTŞ'YE VERİLEN GÖREV TAMAMLANDIĞINDA SAF DIŞI EDİLECEK

Hegemonik güçlerin DAİŞ, El Kaide çizgisinden gelen HTŞ'ye Suriye'de rol vermesinin hangi plana işaret ettiğini değerlendiren Bayık, sözlerini şöyle tamamladı: "Suriye'de HTŞ'ye rol verilmesinin çok fazla tartışılması gerekir. Hem DAİŞ'e karşı olunacak hem de benzer zihniyette olan bir örgüt Suriye'nin hakimi yapılacak. En başta da İkiz Kuleler faciasını yaşayan ABD halkının, demokrasi güçlerinin ve siyasal yapıların HTŞ'ye verilen bu desteğe karşı çıkması gerekir. HTŞ, DAİŞ'e karşı savaşta koalisyon güçleriyle taktik ittifakta olan QSD ve Kuzey-Doğu Suriye Özerk Yönetimi'ne saldırtılmıştır. Bunun insanlık adına, demokrasi adına, ahlak ve vicdan adına savunulacak bir yanı yoktur. Şiddetle kınanması ve mahkum edilmesi gereken bir politikadır. Şu anlaşılmıştır ki HTŞ, uluslararası güçlerin Suriye politikasında ve Ortadoğu hegemonyasında kullanışlı bir aparattır. Yine Suriye'nin İsrail için bir tehlike olmaktan çıkarılmasının böyle bir güçle sağlanacağı görmüşlerdir. Golan Tepeleri ve Güney Suriye fiilen İsrail'e bırakılmıştır. Artık stratejik öneme sahip Golan Tepeleri, İsrail torağı haline getirilmiştir. Suriye, Lübnan politikalarını da etkiliyordu; HTŞ'ye bir de Lübnan'a karışmaması ve orayı da İsrail ile Batı'nın etki alanı olarak görmesi kabul ettirilmiştir. HTŞ, bölgesel dizaynda hegemonik güçlerin uysal aparatı olarak kullanılacaktır. Kuşkusuz Türkiye de Suriye ve Ortadoğu'da etkili olmak için HTŞ'yi kullanmaya çalışacaktır. Esas olarak da uluslararası güçlerin ve Suudi Arabistan politikalarının uygulayıcısı olacağı anlaşılmaktadır. Ancak böyle bir güç, orta ve uzun vadede uluslararası güçlerin ve İsrail'in güven duyacağı ve kabul edeceği bir güç olmayacaktır. Ona verilen görev tamamlandığında bir biçimde saf dışı edilecektir. Belki Colani de bunu bilerek politika yapmaktadır. Herhalde Colani'ye bu yönlü akıl veren ve telkinde bulunanlar da vardır. Suriye'de böyle bir rejimin bulunması, Irak üzerinde de bir baskı aracı olarak kullanılacaktır. Nitekim Irak, böyle bir kaygı içine girmiştir.

‘ÇÜNKÜ BU TEK TARAFLI YÜRÜTÜLECEK BİR SÜREÇ DEĞİLDİR’

Abdullah Öcalan'ın süreci ilerletmek istediğini, ancak Meclis Komisyonunun üstüne düşen sorumluluğu şimdiye kadar yerine getirmediğini hatırlatan Cemil Bayık, "En son umut hakkı konusunda görüşlerin yakınlaştığı açıklaması var. Türkiye’de her zaman sözler belirtilebilir. Ancak bizim için pratik esastır. Rêber Apo’nun özgürlüğü, serbest çalışır hale gelmesi önemlidir. Ne zaman bunu görürsek umut hakkının yerine getirildiğini anlarız. Zaten Rêber Apo özgür çalışır hale gelmeden ve rolünü oynayacağı bir konum sağlanmadan sürecin geliştirilmesi zordur" diye konuştu.

Türkiye'de süreci engellemeye çalışanların olduğunu, Türkiye'nin demokratikleşmesinin bu çevrelerin çıkarlarını sarsacağını belirten KCK Eşbaşkanı Bayik, "Öte yandan AKP-MHP iktidarı da hala tutarlı bir sahiplenme ve gerekli adımları atma yönünde bir irade ortaya koymadı. Bu da kamuoyunda süreç ne kadar ilerler sorularını akla getiriyor. Tabii ki Rêber Apo da biz de sabırla süreci ilerletmek istiyoruz. Bizim çabalarımız da ancak bir yere kadar olur. Çünkü bu tek taraflı yürütülecek bir süreç değildir. En önemlisi de Rêber Apo’nun çeşitli kişi ve çevrelerle görüşebileceği bir konuma kavuşmasıdır.

'SÜREÇ İLERLERSE PLANLAR BOZULACAK'

Türkiye’de Kürt sorununun çözümünü istemeyen kesimler sadece içeride yok. Türkiye dışında birçok ülke de Kürt sorununun demokratik çözümünü kendi çıkarlarına görmüyorlar. Bu açıdan sürecin bozulması yönlü politikalar yürütüyorlar. Aslında 6 Ocak’ta HTŞ’nin Kürt mahallesine saldırtılması; sonrasında Kuzey-Doğu Suriye’ye yönlendirilmesi bir yönüyle de demokratik toplum sürecini bozmaya yönelikti. Çünkü çatışmanın şiddetlendiği ve yayıldığı bir ortamda demokratik toplum süreci yürütülemezdi. Uluslararası güçler ve Türkiye’nin dahil olduğu bir saldırı sürecini bu nedenle uluslararası bir komplo olarak değerlendiriyoruz. Türkiye’de yürüyen süreç demokratikleşme ve Kürt sorununun çözümü doğrultusunda ilerlerse iç ve dış bazı güçlerin planları bozulacaktır" dedi.

'ÖRGÜTLENME VE ÇOK YÖNLÜ MÜCADELE ESASTIR'

Barış ve demokratik toplum sürecini başarıya ulaştırıp komploları ve provokasyon yaratanları boşa çıkarmak için Kürt halkının birlik içinde örgütlenerek ve mücadele ederek bu sürece sahiplenmesi gerektiğini dile getiren Cemil Bayik, "Ya böyle bir anlayış ve mücadele ile komplocular boşa çıkarılıp süreç başarıya ulaştırılacaktır ya da iç ve dış güçlerin çatışmaya dayalı planları devreye girecektir. Rêber Apo ve biz, bu planı boşa çıkarmaya çalışıyoruz. Ancak tümüyle boşa çıkarılmazsa yeniden Türkiye’yi kaosa ve belirsizliklere sürükleyecek bir çatışma döneminin başlama olasılığı vardır. Bu durumda örgüt ve mücadele yöntemlerinde değişiklik olur ama saldırılara karşı tüm imkanlar kullanılarak direnilir de. Süreç bu durumlara son vermek için başlatılmıştı. Bu açıdan bu durumun ortaya çıkmaması için barış ve demokratik toplum sürecini başarıya ulaştırmamız önemlidir. Bunun için de Kürt halkı ve dostlarımız açısından örgütlenme ve çok yönlü mücadele esastır" şeklinde konuştu.

'DAYANIŞMANIN ARTMASI MÜCADELEMİZE GÜÇ VERİYOR'

Bu süreçte dünyanın birçok yerinde oldukça güçlü ve yaygın enternasyonal dayanışma eylemlerine dikkat çeken Bayık konu hakkında şöyle dedi: "2014 Kobanê direnişi sırasında da sosyalist güçler, devrimci demokratik güçler dünyanın her yerinde önemli dayanışma eylemleri gerçekleştirdiler. Yüzlercesi Kobanê direnişine ve Rojava Devrim alanına koştular, onlarca enternasyonalist sosyalist bu alanda şehit düştü. Bu açıdan enternasyonallerle Rojava Devrimi arasındaki bağ uzun yıllara dayanmaktadır. Dünyanın her köşesinde yüzlerce enternasyonalist Rojava Devrimi alanına gelmiş; oradaki deneyimi gözlemlemişlerdir. Hatta oradaki demokratik sistemin inşasına katılmışlardır. Rojava’ya gidip oradaki kadın devrimini ve demokratik konfederal sistemi gören yüzlerce enternasyonal ülkelerine dönmüşlerdir. Rêber Apo’nun paradigması ve onun eksik ve yetersiz de olsa somutlaşmış halini gören yüzlerce enternasyonal bu demokratik sistemin kendi ülkelerinde nasıl somutlaşacağı üzerinde yoğunlaşmaktadırlar.

68 kuşağı gençliği kapitalist modernist sisteme karşı bir isyanı ifade ediyordu. Özü itibariyle o günkü iktidarcı, devletçi, bürokratik sistem yaratan reel sosyalizme karşı da bir başkaldırıyı ifade ediyordu. Sistematik bir ideolojik ve teorik doğrultuları yoktu. Hatta en radikal yansımasını Türkiye’de buldular. Türkiye’de 68 kuşağı sosyalizmi benimseyen ve bu temelde örgütlenip mücadele etmeyi hedefleyen bir eğilim içindeydi. Rojava etrafında gelişen dayanışmayı geliştirenlerin büyük bölümü Rêber Apo’nun kadın özgürlükçü ekolojik demokratik toplum paradigmasını benimseyen bir topluluğu ifade etmektedir. Rêber Apo’nun kadın özgürlükçü demokratik ekolojik toplum paradigmasının etkisi dünyanın dört bir köşesine yayılmıştır. Öte yandan Avrupa demokratik kamuoyu birçok katliam yapan, DAİŞ’i yenilgiye uğratan ve Avrupa’yı bu beladan kurtaran Rojava’ya yardımı bir borç bilmektedir. Sadece Avrupa’daki halklar değil, dünyanın her tarafındaki halklar DAİŞ’i yenilgiye uğratanın Rojavalı devrimciler olduğunu çok iyi bilmektedir. Bu da Rojava direnişiyle dayanışma eylemlerine kitlesel bir enternasyonal topluluğun katılmasını sağlamıştır. Kürtler bu düzeyde dostları olduğu için de gurur duymalıdırlar. Avrupa’daki Kürtlerin bir görevi de bir Avrupalıyı kendine dost yapıp bu tür eylemlere katması olmalıdır. Bunu yapmamak ve başarmamak yanlıştır. Diğer halklardan katılımlar Kürt katılımı azaltmıyor ya da Kürt katılımını az göstermiyor. Kürtlerin mücadelesinin uluslararası alanda destek gördüğü görülüyor. Artık Kürtler eskiden denildiği gibi “avukatsız halk” değildir. Dünyanın devrimci demokrat güçleri Kürtleri sahiplenmektedir.

 

Sosyalistlerin, Avrupa’daki demokrasi güçlerinin ve halkların Kürtlerle böyle bir dayanışma içine girmesi önemlidir. Eskiden Kürdistan dünyaya kapatılarak Kürt soykırımı ve katliamları yapılıyordu. Kürtler mücadeleleri ve çalışmalarıyla bu durumu aştılar. Kürtlere yapılanlar dış dünyaya yansıyor; dış dünya da Kürtlerin mücadelesini görüyor. Artık dünyada kadın özgürlükçü ekolojik demokratik toplum paradigması ve bunun pratikleştirilmesi nedeniyle Kürtlere gıptayla bakılıyor.

Bu dayanışmanın artması özgürlük mücadelemize güç veriyor, mücadelemizi dünyaya tanıtıyor, kapitalist modernist güçlerin çıkarları gereği bölge devletlerini esas almasını teşhir ediyorlar. Avrupa’daki hükümetlerin ve siyasi güçlerin görüşlerini değiştirmede önemli rol oynuyorlar. Kobanê’ye saldırısı sonrası sahiplenme eylemleri karşısında uluslararası komploda yer alan iktidarlar ve siyasi güçler tutumlarında bazı değişikliklere gitmek zorunda kaldılar. Bugün Kürtler dünya halkları açısından kadın özgürlükçü demokratik zihniyete örnektirler. Bu etki sürekli artmaktadır. Rojava’ya sahiplenme eylemlerinde bu gerçeği gördük ve gururlandık."

KÜRTLERİN ÖZGÜRLÜK TUTKUSU

Rojava Kürdistan’ı sahiplenme eylemlerinin aynı zamanda Kürt halkının özgürlük tutkusunun yükseldiğini belirten Bayık, "Halkımızın baskıya ve zulme karşı 100 yıllık direnişi ve birikmiş öfkesi var. Özellikle Rêber Apo önderliğinde kesintisiz 52 yıllık mücadele Kürt halkını yeniden yarattı. Kürt halkı on yıllardır ayakta olan bir halktır. Serhildanın defalarca gerçekleşmediği il ve ilçe kalmadı. Bakurê Kürdistan’da on yıllardır ağır bedeller verilerek yürütülen bir mücadele var. Bu mücadele kesintisiz o kadar yoğun ve sert geçti ki, her serhildan ve geçen her zaman toplumu yeni değerlerle şekillendirdi. Kürt halkında yurtseverlik ve özgürlük tutkusu yükseldi. Bakurê Kürdistan’daki bu mücadele Kürdistan’ın 4 parçasını derinden etkiledi. Bu mücadele Kürtlerin güvencesi, geleceği ve onuru olarak görüldü. Rêber Apo’nun ve PKK’nin Kürdistan’ın 4 parçasındaki itibarı ve etkisi çok arttı. Kürdistan’ın 4 parçası bu önderi kendi önderleri ve mücadeleyi de kendilerinin mücadelesi olarak gördü. Bu 52 yıllık mücadelenin Kürdistan’da yarattığı psikoloji ve iklim Kürtler açısından büyük bir kazanım olmuştur. Rojava’ya saldırılara sahiplenme eylemlerini de yaratan esas olarak bu gerçekliktir. Kadir kıymet bilen, emek bilen halkımız büyük mücadele veren, büyük değerler yaratan Önderliğimizin ve Hareketimizin Kürdistan halkı ve tarihi içindeki yerini çok iyi bilmektedir" dedi.

Ulusal birliğin önemine vurgu yapan Bayık şöyle konuştu: "Önceleri çizilen suni sınırlar duyguda, düşüncede ve tepkilerde de bazı sınırlar yaratmıştı. Bizim Kürdistan’ın 4 parçasında verdiğimiz mücadele bu sınırları kaldırdı, duyguları birleştirdi. Rêber Apo’nun düşünceleri ve paradigması Kürdistan’ın 4 parçasında da örgüt ve mücadele olarak pratikleşti. Kürdistan’ın 4 parçasını bu düzeyde etkilemek bugün açığa çıkan sonuçlarda önemli rol oynamıştır. Bunu esas olarak Hareketimizin yarattığını 4 parçadaki halkımız çok iyi bilmektedir.

Rojava Kürdistan’ı sahiplenme eylemleri on yıllardır sürdürülen mücadelenin ürünüdür. Anlık bir tepki değildir. Bu açıdan Kürt halkının toplumsal alanda birliğini sağlaması halkımızın büyük bir güce ve mücadele potansiyeline kavuştuğunu ortaya koydu. Bu gerçeklik halkımızın gelecek açısından umudunu çok yükseltmiş; mutlaka kazanacağı inancını pekiştirmiştir.

Halkın bu tutumu tüm Kürt siyasi güçlerini de etkiledi. Rojava’yı sahiplenme eylemlerinin gelişmesinde olumlu bir rol oynadılar. Artık halkımızın iradesine denk bir siyasi tutum gösterme gerekliliğinin tüm siyasi güçler açısından ortaya çıktığına inanıyoruz. Halkımızın birlik tutumuyla yarattığı bir ortamın siyasal alanda da sonuçları olacaktır. Demokratik ulusal birlik ihtiyacı daha güçlü biçimde kendini ortaya koyacaktır. Kürt siyasi partilerinin yanında demokratik toplum örgütlenmelerinin de bu demokratik ulusal birliğin parçası olarak güçlü bir ulusal birlik yaratmada rollerini oynamaları tarihsel bir sorumluluk haline gelmiştir.

Halkımızın ortaya koyduğu bu demokratik ulusal birlik tutumu artık demokratik ulusal birliğin bir söylemden çıkıp pratiğe geçmesini beklemektedir. Ortak öz savunma, ortak diplomasi başta olmak üzere Kürt halkının sorunlarına çözüm bulacak bir ulusal platformu gerçekleştirme imkanı her zamankinden daha fazlasıyla vardır. Geçtiğimiz günlerde yaptığımız Eşbaşkanlık açıklamasında böyle bir çalışmayı geliştirmeye hazır olduğumuzu ve bu yönlü girişim ve çalışmalar içinde olacağımızı belirttik. Zaten diğer Kürt siyasi partilerine her zaman bu yönlü önerimizi iletmiş; ortak komiteler kurarak çalışmalar başlatmamız gerektiğini belirtmişiz. Umarız Rojava’ya sahiplenme eylemlerinden sonra bu yönlü pratikleşmeleri gerçekleştirebiliriz."

ARTAN MİLLİYETÇİ SÖYLEMLER

Son dönemlerde artan milliyetçi söylemlere dikkat çeken Bayık, "Milliyetçilik adına bu süreçte Önderliğimize ve Hareketimize yönelik bir karalama kampanyası yürüttüklerini görüyoruz. Onları Kürtlerle ilgili kaygıları değil, Rêber Apo ve PKK karşıtlığı konuşturuyor. Onlara çok şey söylenebilir; ama biz onlarla uğraşma yerine mücadele nasıl geliştirilir, Kürtler için her yerde hangi kazanımı yaratabiliriz, bunlara yoğunlaşıyoruz. Biz zaten sanal medyadan çok halkımızın ve siyasi güçlerin açık kaynaklarda ortaya koyduğu düşüncelerini dikkate alıyoruz. Bize zaman zaman sanal medyada olup bitenler aktarılıyor. Yoksa bizim ne sanal medyayla uğraşacak ne de orada ne söyleniyorun peşine düşecek zamanımız var! Tabii ki ne yazılıyor ne söyleniyor genel olarak öğrenmeye çalışıyoruz" dedi.

'ÖZGÜR BASIN KARŞISINDA ETKİSİZ KALIYORLAR'

Cemil Bayık bu süreçte özgür basına yönelik saldırılar ve özel savaş medyası hakkında şunu belirtti: "Türk devletinin 100 yıllık Kürt düşmanı, Kürdü yok sayan ve Kürt soykırımına hizmet eden bir basın geleneği var. Özellikle son 15-20 yılda bu Kürt düşmanı ve soykırım politikasına hizmet eden Türkiye’deki basın daha da pervasız hale geldi. Eskiden basının, basıncılığın bir ahlakı ve kültürü vardı. Bu, Türkiye’de tümüyle bitirilmiştir. Tamamen Kürt halkının özgürlük mücadelesini bastırmaya hizmet eden ve bir merkezden yönetilen bir basın haline gelmiştir. Muhalif basının önemli bölümü de inkarcı ve soykırımcı devlet politikasının savunucusu durumuna düşürülmüştür.

Türkiye’nin şimdiye kadar yürüttüğü politika o kadar gerçekleri çarpıtıcı ve özel savaş karakterindedir ki, bir-iki özgür ve muhalif basın organının ve söylenecek birkaç doğru sözün politikalarını çökerteceğini düşünmektedirler. Öyle ki, Tele1 gibi muhalif basının genel yayın yönetmeni olmadık gerekçelerle tutuklanmış, Tele1’e kayyum atanmıştır. Yine özgür basın ve Kürt gazetecilere yönelik baskı ve tutuklamalar devam etmektedir. Onlarca TV, onlarca gazete olmasına rağmen sınırlı özgür basın karşısında etkisiz kalıyorlar, gerçekler ve yalanlar tümüyle açığa çıkıyor. Kürtlere karşı mücadele ancak yalan ve çarpıtmayla, özel savaşla sürdürülebilir. Normal politika ve basın organlarıyla Kürtlere karşı yürütülen mücadelede başarılı olamazlar. Bu açıdan Türkiye ne resmi yasalarla yönetiliyor ne de normal basınla. Çünkü mevcut anayasa ve yasalar bile Kürtlere yönelik saldırılar için yeterli olmuyor. Bu açıdan anayasa ve yasa dışı politikalar ve uygulamalarla Kürtlere karşı kirli savaş yürütülmektedir.

Barış ve Demokratik Toplum Sürecinde de bu özel savaş yöntemlerini bırakmadılar. Çünkü Kürt politikasında köklü değişiklik olmadığı müddetçe bu tür uygulamalar beklenmelidir. Sürecin fazla ilerlememesini basının dilinden de anlayabiliriz. Çünkü basın da hükümet politikasını yansıtıyor. Kalıcı ve köklü çözüm düşünenlerin basını böyle olmaz. Zaman zaman süreci olumlayan söylemler görülse de üslup, kullanılan dil ve değerlendirmeler önceki yılları hatırlatıyor. Diğer yandan Türkiye’deki basında bazı alışkanlıklar ve ön kabuller bir dogma olarak basıncıların üzerine yapışmıştır.

Türkiye’de Rêber Apo ile sürdürülen bir süreç vardır. Biz de Hareket olarak bu sürecin içindeyiz; gelişmeleri yakından takip ediyoruz. AKP-MHP iktidarına yakın basının dili süreç karşıtlarına hizmet ediyor. Süreç karşıtlarının tutumlarını bu yandaş basın meşrulaştırıyor. Hatta onlara zemin sunan yandaş basındır. AKP-MHP iktidarına bağlı basın sürece toplumsal desteği sağlayan bir yayıncılık yapmıyor. Hatta bu konuda açık süreç karşıtı olanlardan daha kötü rol oynuyorlar. Bu dil, bir çözümsüzlük dili olduğundan acaba bu basını bazı dış güçler mi yönlendiriyor, diye düşündüğümüz de oluyor?

Özgür basının imkanları az olsa da yayıncılığı ile süreç karşısında doğru tutum takınıyor; sürecin demokratikleşme ve Kürt sorununun çözümü doğrultusunda ilerlemesi için çaba gösteriyorlar. Gerçeklerin yayılma ve etkileme gücü daha fazla olmaktadır." (Kaynak: MA)

 

0 Yorum

Henüz Yorum Yapılmamıştır.! İlk Yorum Yapan Siz Olun

Yorum Gönder

Lütfen tüm alanları doldurunuz!

Puan Durumu

Takım OM G M P
1
2
3
4
5
6
7
8
9
10
11
12
13
14
15
16
17
18
19
20

Yazarlarımız

Nöbetçi Eczaneler

E-Bülten Aboneliği